My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Tuesday, September 26, 2006

26 EYLUL 2006 SALIGUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

26 Eylül 2006 Tarihli ve 26301 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YASAMA BÖLÜMÜ

KANUN

5543 İskân Kanunu

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

MİLLETLERARASI ANDLAŞMA

2006/10869 Türkiye-Hırvatistan Arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması Ortak Komitesinin “Menşeli Ürünler” Kavramının Tanımı ve İdari İşbirliği Yöntemlerine İlişkin Protokol III’ün Değiştirilmesi Hakkındaki 2/2005 Sayılı Kararı’nın Onaylanması Hakkında Karar

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Milli Savunma Bakanlığına, İçişleri Bakanı Abdülkadir AKSU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

ATAMA KARARLARI

— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı ile Devlet, İçişleri, Tarım ve Köyişleri, Sanayi ve Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlıklarına Ait Atama Kararları

YÖNETMELİKLER

2006/10876 Devlet Memurlarının Tedavi Yardımı ve Cenaze Giderleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Sürücü Adayları ve Sürücülerde Aranacak Sağlık Şartları ile Muayenelerine Dair Yönetmelik

— Telsiz Operatör Yeterlikleri ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Çevre ve Orman Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

TEBLİĞ

— Özelleştirme Yüksek Kurulunun 2006/79 Sayılı Kararı

YARGI BÖLÜMÜ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

— Anayasa Mahkemesinin E: 2003/2, K: 2006/26 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)

— Anayasa Mahkemesinin E: 2003/39, K: 2006/27 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)

— Anayasa Mahkemesinin E: 2004/8, K: 2006/43 Sayılı Kararı (Siyasi Parti Mali Denetimi ile İlgili)


Savcılar iki kez düşünecek
Savcılar, iddianame hazırlarken artık daha dikkatli olmak zorunda kalacak. Savcının iddianamesine rağmen beraat eden kişi, savcıya tazminat davası açabilecek


YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, savcıları ‘şoke’ edecek bir karara imza attı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Nuh Mete Yüksel hakkında verdiği kararda, savcılara işlemlerinden dolayı tazminat davası açılabilmesinin yolunu açtı. Kapatılan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı dönemde Alman Vakıfları hakkında ‘casusluk’ iddiasıyla dava açan Nuh Mete Yüksel, yazdığı iddianame nedeniyle davalık oldu.

Savcı Yüksel, yazdığı iddianame ile, aralarında İstanbul Barosu eski Başkanı Yücel Sayman’ın da bulunduğu 15 sanık hakkında ‘Türkiye’nin bütünlüğü ve laik Cumhuriyet aleyhinde gizli ittifak oluşturmak’ suçundan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açtı. İstanbul Barosu Başkanı olarak görev yaptığı dönemde ‘Alman casusu’ olduğu iddiasıyla hakkında Ankara DGM tarafından dava açılan Yücel Sayman, yapılan yargılama sonrası beraat etti.

30 milyarlık tazminat davası

Savcı Yüksel’in, açtığı kamu davası ile yetkilerinin sınırlarını aştığını iddia eden Sayman, ‘Savcının asıl amacı, kamuoyuna Yücel Sayman’ı ‘Alman casusu’ olarak lanse etmektir’ diyerek, Savcı Yüksel aleyhine 30 milyar liralık manevi, 500 milyon liralık da maddi tazminat talebiyle dava açtı. Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, davayı reddetti. Davanın temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin gündemine geldi.

Daire, mahkemenin kararını bozarak emsal bir karara imza attı. Yerel mahkeme, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin verdiği karara direnince, dosya Hukuk Genel Kurulu’nun gündemine geldi. Genel Kurul, mahkemenin verdiği kararın bozulmasına hükmetti. Yargı çevreleri, ‘Artık, savcılar iddianame yazarken iki kez düşünmek zorunda kalacak. Savcıların haklarında dava açtıkları kişiler beraat ederlerse, savcılar aleyhine tazminat talebiyle dava açabilecekler’ değerlendirmesini yaptılar.


YASEMİN GÜNERİ


Tayyip Erdoğan: 301. MADDEDE GEREKEN TADİLATI YAPARIZ

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TCK'nın 301. maddesinin uygulanmasında suçu engellerken, meşru hak ve özgürlükleri sınırlayan hususların ortaya çıkması durumunda, yasada gereken tadilatı yapacaklarını belirtti.

Erdoğan, partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, TCK'nın 301. maddesiyle ilgili tartışmalara da değinerek, bu konuda yargının içtihat oluşturmasına ihtiyaç bulunduğunu vurguladı. AB ülkelerinde olduğu gibi Türk hukuk sisteminde de 301. maddenin bir ihtiyaçtan kaynaklandığını anlatan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Ama uygulamada suçu engellerken meşru hak ve özgürlükleri sınırlayan hususlar ortaya çıkarsa yasada gereken tadilatı yaparız. Bunlar kimsenin etkisiyle olmaz. 301. maddede sayılan suçlarla eleştiri hakkı arasındaki çizgiyi daha da netleştirecek somut önerilere açığız. Bunları da iktidarıyla muhalefetiyle beraberce yaparız. Gereken zamanda gereken adımları atarız.

Tüm bunları suistimal etmek suretiyle eleştiri ile hakareti birbirine karıştıran var, bilerek veya bilmeyerek... Bunları bir kenara koyamayız, kusura bakmasınlar.

Sadece belli bir düşüncenin ülkemizde her türlü özgürlüğe sınırsız bir şekilde sahip olmasına da kusura bakmasınlar 'evet' diyemeyiz. Kendilerine belli bir dayanışma içinde sınırsız özgürlük istiyorlar. Yok öyle bir şey...''

"ÜLKE MESELELERİNİN ÇÖZÜM YERİ TBMM'DİR"

Ülke meselelerinin çözüm yerinin TBMM olduğunu vurgulayan Başbakan Erdoğan, "İnanıyorum ki geçmiş 4 yılda olduğu gibi, bundan sonra da bu bilinç, buradan bütün dünyaya en açık ve net şekilde yansıyacaktır'' dedi.


Şahin: "Azınlıklar adına bildiri doğal".

Ankara - Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup farklı dinlere mensup kişilerin, Vakıflar Yasa Tasarısı'nın görüşüldüğü komisyonda yapılan konuşmalardan rahatsız olmalarını doğal karşıladığını söyledi.

Şahin, TBMM Adalet Komisyonu'nda Vakıflar Yasa Tasarısı görüşmeleri sırasındaki tartışmalara ilişkin Türkiye'de yaşayan azınlıklar adına yapılan bildiriyle ilgili, "Komisyonda yapılan bazı konuşmalardan rahatsız olmalarını doğal karşılıyorum. Çünkü kendimizi bir başka ülkede yaşıyor görelim. Orada kendi kimliğimizle ilgili birtakım taleplerde bulunalım. Orada yasalar karşısında, o ülkenin vatandaşı olarak bazı farklı uygulamalara tabi olalım. Aynı tepkiyi biz de gösteririz" dedi.

Şahin, Hükümetin, Türkiye'de vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese eşit muamele yapmak zorunda olduğunu belirterek, "Aksi davranışlar rahatsızlık getiriyor. O tip bildiriler yayınlanmak zorunda kalıyorlar" dedi.


De Gaulle ne demişti: Sartre da Fransız, bırakın!

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, TCK'nın düşünce ve ifade suçunu düzenleyen 301'inci maddesiyle ilgili tartışmalara 'tarihi' bir örnekle katıldı. Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Ağar, 301. madde ile ilgili Başbakan'ın "Uzlaşma" çağrısına karşı, CHP'nin dokunulmazlıkların kaldırılması şartını öne sürdüğünün hatırlatılması üzerine, "Bu, uzlaşamayacaklarının itirafı ve ifadesidir'' dedi. Ağar, şöyle devam etti: "Olay şu, Türkiye hiçbir meseleyi ak, kara diye iki noktaya ayıramaz. Bunun bir uzlaşma alanı var, uzlaşma alanı şudur burada; Türkiye'nin ihtiyaçları ile dünyadaki evrensel hukuku örtüştürmeyi başarmak lazımdır. Bunun önemli örneklerinden bir tanesi Fransa örneğidir. Fransa'da dava açma yetkisi siyasi kesime, yani cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Takdir yetkisi cumhurbaşkanına bırakılmıştır millet adına.'' Bunun Fransa'da General De Gaulle döneminde bir örneği olduğunu söyleyen Ağar, Jean Paul Sartre'nin Fransa ile ilgili çok ağır yazıları olduğunu, hakkında dava açılması için izin istenince De Gaulle'ün reddettiğini anlattı. Ağar, De Gaulle'ün, "Siz bir Fransızsınız, Fransa'ya hakaret etmesine nasıl müsaade edersiniz" diyen kurmaylarına "Jean Paul Sartre da Fransız'dır. Gerek yok bu davaya" dediğini belirtti. "Türkiye'nin ihtiyaçları ile evrensel hukuku örtüştürecek bir orta yol bulunur'' diyen Ağar, "Ben büyük bir problem görmüyorum. Kaldı ki Türklük bir kanun maddesinin kanatları altında korunacak küçüklükte bir kavram falan değildir ayrıca" şeklinde konuştu.


Sigara üreticilerinin 200 milyar dolarlık kabusu

Davacılar kazanırsa sigara üreticilerine ağır bir fatura çıkacak
Son dönemde sigaraya getirilen yasaklamalar ve açılan davalarla köşeye sıkışan sigara sektörü yeni bir dava ile karşı karşıya.

ABD'de açılan dava, sigara üreticilerini, light sigaraların sağlığa daha az zararlı olduğu yönünde tüketicileri kandırmakla suçluyor.

Davanın bir 'emsal dava' niteliği taşıdığını belirten federal yargıç Jack Weinstein, milyonlarca potansiyel davacıyı da içeridğini kaydetti.

Uzmanlar, davacı tarafın mahkemeyi kazanması halinde bunun sigara üreticilerine faturasının 200 milyar dolara ulaşacağını düşünüyorlar.

Philip Morris, RJ Reynolds ve British American Tobacco (BAT) gibi firmalar mahkemede davalı durumda bulunuyorlar.

ABD'de şimdiye kadar sigara üreticileri hakkında emsal dava niteliği taşıyan 60 dava açılırken, bunların hiçbiri davacılar lehine sonuçlanmadı.


DEHAP davasında ‘görevsizlik’ kararı

Feshedilen DEHAP’ın Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ile 11 parti yöneticisinin yargılandığı davada mahkeme görevsizlik kararı verdi.

NTV
Güncelleme: 16:40 TSİ 26 Eylül 2006 Salı

İSTANBUL - DEHAP’ın feshedilmesi sürecinde yayınlanan bildiride yer alan “Sayın Öcalan” ve terör örgütünün devlet tarafından muhatap alınmasına ilişkin ifadeler nedeniyle açılan davada karar açıklandı.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, işlenen suçun terör örgütüne yardım etmek değil, suç ve suçluyu övme olduğuna hükmetti. Mahkeme bu nedenle davanın Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verdi.

Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak davada parti yöneticileri iki yıla kadar hapis istemi ile yargılanacak.


'Light' sigara davası

Amerika Birleşik Devletleri'nde bir yargıç, milyonlarca tiryakinin sigara şirketleri aleyhine açılan toplu davaya müdahil olmalarına olanak sağlayan bir karar verdi.


Sigara Tazminat talebinin 200 milyar doları bulabileceği tahminleri yapılıyor

Karara göre, ''light'' olarak adlandırılan düşük katran içeren sigaraların normal sigaralardan daha az zararlı olduğunu öne süren sigara şirketleri dava konusu olabilecek.

Şirketlerin sağlık risklerini bildikleri halde light sigaraları sanki daha az zararlıymış gibi pazarladıkları öne sürülüyor.

Kararı temyiz edeceklerini bildiren sigara şirketleri tüketicilerin içecekleri sigara konusunda nasıl bir bilgiyi dikkate aldıklarını bilmenin imkansız olduğunu savunuyor.

Davanın şirketlere zararının 200 milyar doları bulabileceği tahmin ediliyor.

Düşük katranlı sigaralar 1970'li yıllarda, daha hafif ve sağlığa daha az zararlı olduğu savıyla piyasaya sürülmüştü.

Müştekilerden Barbara Schwab'ın adıyla anılan Schwab davasında, şikayet sahipleri; Philip Morris, Reynolds, British American Tobacco, Liggett ve Lorillard şirketlerini, gelirleri azalmasın diye "hafif" sigaranın zararları konusunda tüketiciyi kandırmakla suçluyor.

Avukatlardan David Michael Hausfeld, şirketlerin ''ölüm sattıklarının bilincinde olduklarını'' öne sürdü.

RJ Reynolds ve British American Tobacco kararı temyize götüreceklerini açıkladı. Temyiz sürecinin karara bağlanmasının bir yıl kadar sürebileceği tahmin ediliyor.

British American Tobacco, şimdiye kadar ABD'de tütün şirketleri aleyhinde 60 kadar benzer toplu dava açıldığını hiçbirinin davacılar lehinde sonuçlanmadığını bildirdi.

Şirketler her bir tiryakinin alışkanlıkları ve sigara tüketimi nedenlerinin tek tek incelenmesi gerektiğini savunuyor.

Sigara kullanımı ve akciğer kanseri arasında bağlantı olduğu ilk kez 1954'te tespit edilmişti.


'Adaletin bu mu Türkiye' dedirtecek dava

DİSK Başkanı Türkler, 26 yıl önce öldürüldü. O zaman 1 yaşında olan torunu Burç, avukat oldu. Burç şimdi katillerden hesap soruyor. İşte Guinnes Rekorlar Kitabı'na geçecek davanın hikayesi:

DİSK ve Türkiye Maden İş Sendikası Genel Başkanı ve Kurucusu Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de, Merter’deki evinin önünde üç kişi tarafından vurularak öldürüldü. Torunu Burç, o tarihte henüz 1 yaşındaydı. Katiller arandı, davalar açıldı. Türkler’i öldürdüğü iddia edilen üç sanıktan biri olan Ünal Osman Ağaoğlu cinayetten 20 yıl sonra 10 Nisan 1999’da Kuşadası’nda yakalandı. Ağaoğlu, davanın zaman aşımına uğramasına 1 ay kala yakalanmıştı. Ağaoğlu önce Yedi TİP’linin öldürülmesi davasından Ankara’da yedişer kez ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

BURÇ 27 YAŞINDA

Ağaoğlu, dün de Bakırköy 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Türkler davasından hakim karşısına çıktı. Duruşmada bu kez sürpriz bir isim vardı. Adı Burç Akpınar’dı. Dedesinin öldürüldüğünde 1 yaşında olan Burç, 27 yaşına gelmiş, avukat olmuştu. Üstelik dedesinin davasına müdahil olarak katılmıştı. Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden geçen yıl mezun olan Burç ile birlikte annesi Yasemin Akpınar, büyükannesi Sebahat Türkler, teyzesi Nilgün Soydan da duruşmayı izledi. Türkler davasında yargılanan Osman Ağaoğlu delil yetersizliğinden beraat etti. Ancak Ağaoğlu, Bahçelievler Katliamı olarak bilinen olayla ilgili mahkumiyeti nedeniyle cezaevinden çıkamadı.

AVUKATLAR İTİRAZ ETTİ

Yargıtay’a giden dava dosyası birtakım eksiklikler nedeniyle usulden bozularak yeniden mahkemeye gönderildi. Kemal Türkler’in avukatı Rasim Öz, yaptığı savunmada suçun tek kişi tarafından işlenmiş gibi görünmesine rağmen aslında toplu bir hareket olduğunu savundu ve bu nedenle dosyanın Yetkisi Genişletilmiş İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini talep etti. Sanık avukatı Selçuk Sunay ise, bu talebin davayı uzatmaya yönelik bir davranış olduğunu belirterek davanın bitmesi gerektiğini söyledi. Dava tarafların savunmalarını hazırlamaları için ertelendi.


Vatan


İçişleri’nden Sivas sanıklarına ret

İçişleri Bakanlığı, Topluma Kazandırma Yasası için başvuran 48 Sivas davası sanığının yasadan yararlanamayacağı yönünde görüş bildirdi.

NTV

ANKARA - Sivas davası sanıklarının başvurularının değerlendirildiği Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın bugünkü duruşmasında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün görüş yazısı okundu. Yazıda, Topluma Kazandırma Yasası’nın uygulanabilmesinin bir terör örgütünün varlığına ve örgüte üyelik şartına bağlandığı belirtildi.

Emniyet kayıtlarının ve dosyanın incelenmesinden, Sivas davası sanıklarının mensup olduğu herhangi bir örgütün varlığına rastlanılmadığı da açıklandı. Yazıda ayrıca “sanıkların herhangi bir örgütün yönetim biriminde yer alıp almadıkları ve bir örgütü idare edip etmedikleri belirlenmemiştir” denildi.

Sivas davasında anayasal düzeni zorla yıkma girişimine teşebbüs ve şahsi katılım iddiasıyla yargılanan 33 sanık müebbet ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.


Bu kez 'Soykırım yapıldı' demişti...
Hrant Dink'e, 301'den bir dava daha açıldı

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink hakkında "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla ikinci kez dava açıldı.

Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı iddianamede TCK'nın 301. maddesi uyarınca Dink'in 3 yıla kadar hapsi istendi. İddianamede, Agos gazetesinde 21 Temmuz'da yayımlanan "301'e karşı 1 oy" başlıklı haberde Dink'in yabancı bir haber ajansına verdiği demeçte kullandığı sözlerden alıntı yapıldığı kaydedildi.

Alıntıda, "Elbette bu bir soykırımdır diyorum, çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyoruz" denildiği belirtilen iddianamede, bu sözlerle Türklüğün aşağılandığı vurgulandı.

Dink, daha önce de Agos'taki bir makalesinde yer alan ifadeleri nedeniyle "Türklüğe hakaret" suçundan hapse mahkum edilmiş, cezası ertelenmişti.


Anayasa Mahkemesi Mera Kanununu esastan görüşecek.

Ankara - Anayasa Mahkemesi, meraların tespiti, köy ve belediye tüzel kişiliklerine tahsis edilmesi, tahsis amaçlarının değiştirilmesi, 1 Ocak 2003'ten önce kesinleşen imar planlarında yerleşim yeri olarak işgal edilmiş meraların tahsis amacının değiştirilerek Hazine adına tescil edilmesini öngören 5178 sayılı Mera Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun'un bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemini esastan görüşecek.

CHP, kanunun, 3. maddesinin (d) bendindeki, "... veya uygulama ilave imar planlarının hazırlanması,..." ibaresi ile geçici 3. maddesinin, iptali ve yürürlüklerinin durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesinde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, davayı yarın esastan görüşmeye başlayacak.


Fırat mahkemeye zorla getirilecek
Kürt Ulusal Demokratik Çalışma Grubu’nun toplantısında terör örgütünün amacına hizmet edici konuşma yaptığı iddiasıyla yargılanan Hakpar Genel Başkanı Abdulmelik Fırat mahkemeye zorla getirilmesi kararlaştırıldı.

Hakpar Genel Başkanı Abdulmelik Fırat, bir toplantıda yaptığı konuşmada terör örgütünün amacına hizmet ettiği gerekçesiyle yargılandığı davada, mahkemede savunma yapacağını bildirmesine karşın bugünkü toplantıya gelmeyince, Mahkeme zorla getirilmesine karar verdi.
Hakpar Genel Başkanı Fırat, Genel Başkan Yardımcıları İbrahim Güçlü veğ Fuat Önen hakkında, Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davaya sanıklar ve avukatları katılmadı. Mahkeme Başkanı Orhan Karadeniz, Fırat’ın daha önce kendilerine gönderdiği yazıda savunmasını Mahkeme’de yapacağını ilettiğini, buna rağmen gelmediğini belirterek, bir dahaki duruşmaya zorla getirilmesini istedi.

Sanıklar, 4 Eylül 2005’te Kürt Ulusal Demokratik Çalışma Grubu’nun kuruluşunun kararlaştırıldığı toplantıda “terör örgütünün amacını övmek” iddiasıyla yargılanıyor. Adı geçen toplantıda İbrahim Güçlü, “Kıbrıs için federasyon istendiğine göre Kürtler için federasyon talebinde bulunmak neden bir hak değildir, Kürtler neden ortadoğuda federasyon hakkında sahip olmasın” demişti.


ANKA


Çocukla ilişkiye `şikayet kriteri`

18 yaşından küçük bir kızla ilişkiye giren sanık, Anayasa Mahkemesi`nin yeni TCK`daki ilgili maddeyi iptal etmesi nedeniyle yeniden yargılanacak
GÖKÇER TAHİNCİOĞLU

Anayasa Mahkemesi, yeni TCK`da yer alan `18 yaşından küçük çocukla ilişkiye giren kişinin, mağdureden 5 yaş büyük olması halinde, çocuğun rıza göstermesi ve şikayetçi olmaması durumunda bile hapisle cezalandırılacağı` yönündeki düzenlemeyi iptal etti.

`Eşitlik ilkesine aykırı`

Yeni TCK`yla getirilen düzenleme tartışma yaratmıştı. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etti. İptal kararı, bu konuda açılmış davaları da etkiledi. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, ilişkiye girdiği çocuktan yaşça büyük sanığı hapse mahkum eden yerel mahkeme kararını, iptal kararı nedeniyle bozdu.

Kararda, iptal nedeniyle sanığın, ancak şikayet halinde cezalandırılabilecek konuma düştüğü belirtildi. İptal kararına göre, 18 yaşından küçüklerle cinsel ilişkiye girenlerin ancak şikayet halinde cezalandırılabileceği, aradaki yaş farkına bakılamayacağının anlatıldığı kararda, ilişkiye girdiği mağdurenin sanıktan şikayetçi olmadığı anımsatıldı. Kararda, bu nedenle, sanık hakkında şikayete bağlı olmaksızın yürütülen soruşturma, açılan dava ve verilen kararın yeni duruma uygun olmadığı belirtildi.

Yerel mahkeme, bu karara göre sanığın yargılamasını yeniden yapacak. Mahkeme, şikayet olmadığı için davanın düşmesine karar verebilecek.


ÖCALAN'A 'SAYIN' DAVASINDA GÖREVSIZLIK.
-Kendini fesheden DEHAP Genel Baskani Tuncer Bakirhan ve 11 MYK ve PM üyesinin, terör örgütü PKK'nin ele basisi Abdullah Öcalan'a 'sayin' diye hitap ederek, Kürt sorununun muhatabi oldugu yönündeki bildiri nedeniyle haklarinda açilan davada, Ankara 11. Agir Ceza Mahkemesi görevsizlik karari verdi.
ANKARA(ANKA)-Kendini fesheden DEHAP Genel Baskani Tuncer Bakirhan ve 11 MYK ve PM üyesinin, terör örgütü PKK'nin ele basisi Abdullah Öcalan'a 'sayin' diye hitap ederek, Kürt sorununun muhatabi oldugu yönündeki bildiri nedeniyle haklarinda açilan davada, Ankara 11. Agir Ceza Mahkemesi görevsizlik karari verdi.
DEHAP, PM, MYK ve Il Baskanlarinin 16 Agustos 2005'te yaptiklari toplanti sonrasinda yayinladiklari bildiride Öcalan'a 'Sayin' diye hitap edilerek, Kürt sorununda muhatap alinmasi yönündeki ifadeler nedeniyle açilan davaya Ankara 11.Agir Ceza Mahkemesi'nde bakildi.
Saniklara son sözlerinin sorulmasinin ardindan Mahkeme Baskani Orhan Karadeniz, karar için durusmayi ögleden sonra saat 15.30'a erteledi. Ögleden sonraki durusmada karari açiklayan Karadeniz, saniklarin 'suçu ve suçluyu övme' kapsaminda ele alinabilecegini belirterek, dosyayi bir alt mahkeme olan Asliye Ceza Mahkemesine göndermeye oy birligiyle karar verdiklerini açikladi.
Durusma çikisinda gazetecilerin sorularini yanitlayan Bakirhan, yayinladiklari bildirinin bir bütün olarak ele alinmasi gerektigini belirterek, bildirinin arkasinda olduklarini yineledi. Bakirhan, 'Çatisma sürecinin önüne geçecek reçeteler bu bildiride vardi' dedi.
Savci Mustafa Kelkit, Bakirhan ve 11 parti yöneticisinin silahli örgüte üye olmak, örgüte bilerek ve isteyerek yardim etmek suçlarini düzenleyen TCK 314/2-3, 220/7 maddeleriyle Terörle Mücadele Yasasi'nin 5'inci maddesi uyarinca cezalandirilmasini istemisti. (ANKA)

Sivas olayları failleri örgüt üyesi değil.
Ankara - Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği yazıda, Topluma Kazandırma Kanunundan, "terör örgütü mensuplarının" yararlanabileceğini belirterek, "Sivas olayları faillerinin, mensup oldukları herhangi bir örgütün varlığına rastlanılmadığını" bildirdi.
Mahkeme Başkanı Mehmet Orhan Karadeniz, sanıkların Topluma Kazandırma Yasasından yararlanıp yararlanamayacaklarına ilişkin Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan müzekkereye cevap geldiğini söyledi.
Avukatlar, Emniyet Genel Müdürlüğünden gelen yazıyı incelemek için süre talep etti.
Mahkeme Başkanı Karadeniz de avukatların talepleri doğrultusunda duruşmayı erteledi.
Emniyet Genel Müdürlüğünden mahkemeye gönderilen yazıda, dava kapsamında yargılanan 49 sanığın, Topluma Kazandırma Kanununundan yararlanmak için başvuruda bulunduğu belirtildi.
Yazıda, 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanununun 1. maddesinde, bu kanundan "terör örgütü mensuplarının" yararlanabileceği hatırlatılarak, kanunun 2. maddesinde yer alan "terör örgütü" tanımına yer verildi.
Sanıklar hakkında bu kanunun uygulanabilmesinin, "bir terör örgütünün varlığına ve bu örgüte mensubiyet şartına bağlı olduğu" bildirilen yazıda, şunlar kaydedildi:
"Kayıtlarımızın ve dosyanın tetkikinden kamuoyunda 'Sivas Olayları' olarak bilinen olayın faillerinin mensup oldukları herhangi bir örgütün varlığına rastlanılmamıştır. Dolayısıyla faillerin, herhangi bir örgüte üye olup olmadıkları, herhangi bir örgütün üst seviyesindeki yönetim biriminde yer alıp almadıkları ile tamamı üzerinde etkili olabilecek şekilde herhangi bir terör örgütünü sevk ve idare edip etmedikleri belirlenememiştir."

Tayad'lılar serbest bırakıldı
Duruşma çıkışı izinsiz basın açıklaması yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alınan 4'ü Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dayanışma Derneği (TAYAD) üyesi 14 kişi serbest bırakıldı.
6 Nisan 2006 tarihinde Trabzon'daki olaylar nedeniyle, Erzurum Asliye Ceza Mahkemesinde tutuksuz yargılanan ve duruşma çıkışında, polise mukavemet ettikleri ve izinsiz basın açıklaması yaptıkları gerekçeleriyle gözaltına alınan 4'ü TAYAD üyesi 14 kişi emniyetteki işlemlerinin tamamlanmasının ardından adliyeye sevk edildi. Şahıslar çıkartıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.
Trabzon'da, 6 Nisanda çıkan olaylarla ilgili açılan davanın Erzurum'daki bugün duruşması çıkışında pankart açarak basın açıklaması yapmak isteyen, aralarında TAYAD üyelerinin de bulunduğu 14 kişi ve gözaltına alınmıştı.

Hariri Cinayetinde Yeni Deliller...
Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'ye düzenlenen suikastı soruşturan Birleşmiş Milletler komisyonu, elde edilen yeni delillere göre, saldırıyı bir intihar bombacısının gerçekleştirdiğini açıkladı.
TNN-Soruşturmayı yürüten komisyon raporunu, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a sundu. Komisyona başkanlık eden Belçikalı savcı Serge Brammertz daha önce Suriye'nin Komisyonla işbirliği yaptığını söylemişti.
Suriye Hariri cinayetinde rolü bulunmadığını savunuyor. Hariri'nin ölümü üzerine Suriye karşıtı protestolar düzenlenmiş, ardından Suriye Lübnan'daki askerlerini çekmek zorunda kalmıştı.

Çankırı`daki yolsuzluğa soruşturma
Devlet zarara uğratıldı
Özel İdare, sözleşmeden bir hafta sonra tesisi genişletme kararı aldı. Ancak devletten sağlanan 700 bin YTL`lik kaynakla genişletilen tesis için yeni ihale yapılmadı ve şartlar aynen devam ettirilerek devlet zarara uğratıldı. Öztürk`ün şirketi daha sonra bir başka firma tarafından satın alındı.
Başta Çankırı Valisi Ali Haydar Öner ile İl Özel İdaresi yetkililerinin de aralarında bulunduğu devlet görevlileri hakkında savcılıkça `devleti zarara uğrattıkları` gerekçesiyle adli soruşturma başlatılacak.

İşkenceyi ortaya çıkardı, suçlanıyor
Avukat Erkem, Buca Cezaevi çocuk koğuşundaki işkenceyi ortaya çıkarıp çocuklar için cezaevi kurulmasını sağlamıştı. Bilgileri açıkladığı için hakkında soruşturma açıldı
BELMA AKÇURA İstanbul
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 2003 yılında Buca Cezaevi`nde çocuklara işkence yapıldığı iddialarını basın yoluyla kamuoyuna duyuran avukat Nalan Erkem hakkında soruşturma başlattı. Buca Cezaevi`nde çocuk koğuşundaki işkence iddialarını 2003 yılında basın açıklamasıyla gündeme taşıyan Erkem, Adalet Bakanlığı`ndan izin alındıktan sonra hakkında soruşturma başlatıldığını belirterek, `Savcılıktan bana gelen yazıda suç isnadı yasaya rağmen açıkça belirtilmiyor. Buca`daki olaylarla ilgili deniliyor. Niçin suçlandığımı anlamak için dosyayı görmem lazım, ama dosya verilmiyor. Oysa yasal olarak dosyanın bir suretini alma hakkımız var` dedi.
Erkem`in tepkisi
Erkem, savcılıktan gönderilen yazıda, hakkında soruşturma başlatıldığını ve on gün içinde savunmasını vermemesi halinde savunma hakkından vazgeçmiş sayılacağının bildirildiğini söyledi. Söz konusu dönemde İzmir Barosu`nun İşkenceyi Önleme Grubu`ndan Sorumlu Yönetim Kurulu üyesi olan Erkem, şöyle konuştu: `Bu iddiaları ve bilgileri basına duyurmamızın ardından, Adalet Bakanlığı`na bağlı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü temsilcileriyle, yargıçlarla İzmir Barosu Çocuk Hakları Komisyonu`nun da katıldığı görüşmeler yapıldı. Sonunda da Bergama Çocuk Cezaevi kuruldu. Çocuk hükümlüler şimdi çok daha iyi koşullardalar. Bu da işkence iddialarını bilinir kılmamızla gerçekleşti. Ama bedeli benim yargılanmam oldu.`

Damardan Viagra öldürdü
Konya'da Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Kalp ameliyatı olan 11 yaşındaki çocuk damardan Viagra enjekte edilmesi sonucu öldü.
Konya'da doğuştan kalbi delik olan 11 yaşındaki Şükrü Ay'ın (fotoğrafta solda) rahatsızlığı artınca Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'ndeki doktorlar, ameliyat edilmesine karar verdi. Küçük çocuğun kalbi ameliyatla kapatıldı.
Başarıyla geçen ameliyatın ardından Şükrü Ay, iki gün yoğun bakım ünitesinde tutuldu. Küçük çocuk iyileşip, yürümeye başlayınca da servise alındı. Ancak Ay ailesi gün geçtikçe iyileşen çocuklarının taburcu edilmesini beklerken, ölümüne tanık oldu.
Doktorlar küçük çocuğa kan akışını hızlandırmak için 'cinsel gücü arrtırıcı ilaç' olarak bilinen Viagra'nın ağızdan damlalar halinde verilmesini önermişti. İddiaya göre ilaç bir sağlık personeli tarafından damardan enjekte edildi. İlacın verilmesiyle fenalaşan küçük çocuk, öldü.
Aileye çocuğun ölüm nedeni 'hipertansiyon' olarak açıklandı. Çocukların ölümünden hastane yönetimini sorumlu tutan aile savcılığa suç duyurusunda bulundu. Savcılığın talebi üzerine küçük çocuğun mezarı açılarak otopsi yapıldı.
ADLİ TIP RAPORU BEKLENİYOR
Şükrü Ay'ın ölüm sebebi İstanbul Adli Tıp Kurumu'ndan gelecek raporla kesinleşecek. Bu arada iğneyi yaparak çocuğun ölümüne neden olduğu ileri sürülen sağlık görevlisi istifa etti. Hastane yönetimi de olayla ilgili soruşturma başlattı.
CNNTürk

301’de şimdi de ‘vasiyet’ tartışması
AB’nin ‘değiştirin’ dediği; bugüne dek çok sayıda yazarın yargılandığı 301. madde ile ilgili yeni bir tartışma gündemde. CHP’lilere göre metindeki “Türklüğü” ifadesi Atatürk’ün vasiyeti. AKP’liler ise “Yasal hükmü vasiyet kabul etmek bağnazlık” diyor
26.09.2006
Türkiye ile AB’yi sık sık karşı karşıya getiren Türk Ceza Kanunu’nun Türklüğü, Cumhuriyeti ve bazı devlet organlarını aşağılama suçunu düzenleyen 301. maddesi, şimdi de “vasiyet” tartışmasına konu oldu. Madde metninde geçen “Türklüğü” ifadesinin, 1926’da kabul edilen Türk Ceza Kanunu’na bizzat Atatürk’ün isteği doğrultusunda konması nedeniyle bu ifadenin “Atatürk’ün vasiyeti” olarak kabul edilip edilemeyeceği, bu çerçevede değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışılıyor.
DÖNMEZER ORTAYA ATMIŞTI
TCK’nın tartışmalı 301. maddesinde yer alan “Türklüğü” ifadesinin Atatürk’ün vasiyeti olarak kabul edilmesi gerektiği görüşü ilk ortaya atan kişi, yeni TCK’nın mimarı olan ve 2004 yılında hayatını kaybeden ünlü hukukçu Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’di. Dönmezer, 301. madde ile ilgili değişiklik önerilerinin tartışıldığı sırada “1926 yılında çıkartılan Ceza Kanunu’na ‘Türklüğü’ ifadesi bizzat Atatürk’ün isteği ile girmiştir. Bu ifade Atatürk tarafından kaleme alınmıştır” demişti. Komisyon da bu yüzden değişiklik yapılması düşüncesinden vazgeçti.
AKP’liler “Türklüğü” ve “Cumhuriyeti” ifadelerinin muğlak olması nedeniyle suçun kapsamını çok genişlettiğine dikkat çekerek, metnin değiştirilmesini istedi. bu kapsamda “Türklüğü” ifadesinin “Türk Milleti”, “Cumhuriyeti” ifadesinin de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak değiştirilmesi önerildi. Bu değişikliğin yapılmaması durumunda da, Türkiye’nin AB sürecinde sorunlar yaşayabileceğine işaret edildi. Ancak bu öneriye CHP’liler karşı çıktı. Bu sırada toplantılara katılan Yargıtay temsilcisi Keskin Kaylan, Dönmezer’in “vasiyet” iddiasını yeniden gündeme taşıdı. Yargıtay üyesi Kaylan, 301. maddeyi, metninde geçen “Türklüğü” sözcüğünü Atatürk’ün vasiyeti kabul etmesi nedeniyle değiştirmediğini açıkladı. Bakanlıktaki komisyonu da bu yönde karar aldı. Böylece 301. madde “Türklüğü” sözlerine dokunulmadan bir kez daha değiştirilerek son halini aldı. 301. maddedeki “Türklüğü, Cumhuriyeti” ifadelerinin Atatürk’ün vasiyeti kabul edilip edilemeyeceği, bu çerçevede değiştirilip değiştirilemeyeceği konusunda AKP ile CHP farklı görüşleri savunuyor.
CHP: VASİYET KABUL EDİLMELİ
TCK alt komisyonunda da görev yapan CHP’li Niğde Milletvekili Orhan Eraslan: “Ceza Kanunu İtalya’dan alındı. Orada İtalyan ulusu ifadesi yer alıyordu. Atatürk bunu ‘Türklüğü’ olarak yasaya taşıdı. Ayrıca onun Cumhurbaşkanlığı döneminde çıkmış, onun onayını, imzasını taşıyan bir yasadır. Vasiyeti sayılır. Diğer Avrupa ülkelerinde de benzer düzenlemeler varken, bizde niye olmasın? Kaldı ki, Atatürk ırk esasına dayalı bir Türklük tanımı yapmıyor.”
CHP’nin adalet alt komisyon üyesi Çorum Milletvekili Feridun Ayvazoğlu: “Atatürk döneminde çıkan tüm yasalarda yer alan ruhu vasiyet kabul etmemiz lazım. Ama ne yazık ki bu olmuyor. Atatürk’ün vasiyetlerine sadık kalsaydık, bugün Türkiye bu halde olmazdı.”
AKP: VASİYET SAYILMAZ
Alt komisyonda çalışan AKP’li Köylü ise şu görüşte: “Yasalar vasiyet üzerine değil, şartlara, toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenir. Atatürk o dönemde bunu istemiş olabilir. İncelemedim, bilemiyorum. Ama Atatürk yaşasaydı belki O da bugün, maddenin günün koşullarına göre değiştirilmesini isterdi.” İsim vermeyen bir AKP’li ise “Yasal hükmü vasiyet kabul etmek bağnazlık” diyor.
TBMM Adalet Alt komisyonu çalışmalarına büyük ölçüde katılan İstanbul üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Adem Sözüer ise Keskin Kaylan’ın aktardığı vasiyet anektoduna şahit olmadığını belirterek, “Vasiyet olup olmadığı konusuna gelince; 1926 yılında Ceza Kanunu hazırlanırken yapılan çalışmalara, görüşmelere bakmak lazım. Sözlü ve yazılı bir beyan var mı? Bunu araştırmak lazım” dedi.

Dönercilerden Bild'e 5 milyon Euro'luk dava...
Almanya'da Türk Döner İmalatçıları Derneği, "Döner yediğim için çocuğum düştü" şeklinde haber yapan Bild'e 5 milyon Euro'luk dava açıyor.
SABAH-Almanya'da, iki Alman toptancının depolarında çıkan bozuk etlerle ilgili haberlerde basının sürekli döner fotoğraflarını kullanması üzerine Türk toptancılar dava açmak için girişim başlattı. Bozuk etlerle ilgili televizyon görüntüleri ve gazete haberlerinde hep "döner" fotoğrafı kullanılması, döner tüketimini düşürdü. Almanya'nın 4.5 milyon tirajlı gazetesi Bild ise, "Çocuğumu kim zehirledi?" başlığı altında, çocuğunu kaybeden bir annenin ağzından "Döner yedim çocuğum düştü" diye bir haber yayınladı. 7 aylık hamile Katja B. isimli bir kadının çocuğunun kaybedilmesinin konu aldığı haberde, "Teorik olarak bozuk dönerin gıda zehirlenmesi yapabileceğine" yer verildi ve çocuğun da bu yüzden düşebileceği öne sürüldü.
Avukata talimat verildi
18 Eylül tarihli haber Almanya'da büyük yankı uyandırdı ve en küçük döner büfesinin satışı bile yüzde 50 düştü. Bu haberin ardından Avrupa Türk Döner İmalatçıları Derneği (ATDİD) Başkanı Atasever Şirin harekete geçti. Bir avukatla Bild'e yazı gönderen dernek, haberin kanıtlanmasını istedi. Dernek, Bild'e ayrıca döner sektörüne verdiği zarar nedeniyle 5 milyon Euro'luk tazminat davası açmak için avukatına talimat verdi. Bild'in yoğun tepkiler ve hukuki girişimler karşısında ne yapacağı ise henüz bilinmiyor.

7 polis ve 1 emniyet amiri adliyede
İstanbul Valisi Muammer Güler, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suretiyle yapılan hırsızlık olaylarına ilişkin operasyonda 43 kişinin gözaltına alındığını bildirdi.
Asayiş Şube Müdürlüğünde basın açıklaması yapan Vali Güler, ''Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak'' suretiyle evlerden ve kapıdan hırsızlık ile kasa hırsızlığı suçlarını işlediği belirlenen kişilere yönelik operasyon düzenlendiğini bildirdi. Vali Güler, operasyonda 16'sı kadın 43 kişinin gözaltına alındığını söyledi.
Operasyonda çok sayıda ziynet eşyası, elektronik eşya ve tabanca ele geçirildiğini ifade eden Güler, 43 şüphelinin yanı sıra 1 emniyet amiri ile 7 polis memurunun da adliyeye sevk edildiğini kaydetti.
AA

Doğum sırasında bebek değiştirmek etiğe aykırı, kanunen suç
Türkiye’nin en eski doktorlarından Müeyyet Boratav, yeni çıkan kitabında, 60 yıl önce iki ailenin bebeğini doğum sırasında değiştirdiğini itiraf etti.
Konuyla ilgili dün bir gazetede çıkan haber, tıp etiği tartışması başlattı. Olayı değerlendiren Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nil Sarı, Boratav’ın yaptığı işlemin tıp etiğine uymadığını söyledi. Tıp etiğine göre hastaya bilgi vermeden ve rızası alınmadan hiçbir işlem yapılamayacağını belirten Sarı, işlemle hem ailelere, hem çocuğa hem de tıp mesleğine zarar verildiğini dile getirdi. Sarı, doktorlara güvenin de sarsılacağını vurgulayarak, “Şimdi anneler, ‘Acaba benim çocuğum da değişti mi?’ diye şüpheye düşebilir.” dedi. Yeni Türk Ceza Kanunu’na göre ‘çocukların soybağını değiştiren veya gizleyene bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. İstanbul, Zaman

Cezaevlerindekiler yeni TCK'ya duacı; kim yargılanırsa cezası azalıyor...
Karı koca kuyumcu soymuşlardı; yeni TCK'dan yargılanınca hapisten çıktılar...
SAMSUN'DA, EVLENDİKTEN 80 GÜN SONRA KUYUMCU SOYAN ÇİFT, GASP SUÇUNDAN 13 YIL 4'ER AY HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILMALARINA RAĞMEN YENİ TCK'YA GÖRE YENİDEN YARGILANINCA 6 YIL 8'ER AY HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
(26 Eylül 2006 Salı)
İHA - Samsun'da, evlendikten 80 gün sonra bir kuyumcudan silah zoruyla yaklaşık 1.5 kilo altın gasp ettikleri iddiasıyla tutuklanan ve daha önce 13 yıl 4'er ay hapis cezasına çarptırılan çift, yeni Türk Ceza Kanunu'na göre yeniden yargılanınca bu kez 6 yıl 8'er ay hapis cezasına çarptırıldı ve tutukluluk halleri göz önünde bulundurularak tahliyelerine karar verildi.
Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde bugün görülen davada, 3 yıl önce Zafer Mahallesi İstiklal Caddesi No 119'da bulunan İbrahim B.'ye ait kuyumcudan silah zoruyla yaklaşık 1.5 kilo altın gasp ettikleri iddia edilen Devrim K. (28) ile eşi Arzu K. (22), yeni TCK' ya göre yeniden yargılandı. Daha önce gasp suçundan 13 yıl 4'er ay hapis cezasına çarptırılan çiftin cezaevinde bulundukları sırada yaklaşık 12 bin YTL parayı kuyumcu ile aralarından yaptıkları protokol geri ödedikleri ortaya çıktı. Mağdur kuyumcuya ödeme yapıldığı için yeni TCK' dan yararlanmak üzere yeniden yargılanan çiftin davasına katılan kuyumcu İbrahim B, tamamı olmasa da paranın bir kısmını sanıkların geri ödediği için şikayetinden vazgeçtiğini ve serbest kalmalarını istediğini söyledi.
Evlendikten 80 gün sonra eşiyle birlikte kuyumcuyu soyan Devrim K, çok pişman olduğunu belirterek, evliliklerinin devam ettiğini söyledi. Azru K. ise verilecek cezayı mahkemenin taktirine bıraktığını ileri sürdü. Yeni TCK'ya göre yeniden yargılanan Evrik K. ile eşi Arzu K. bu kez indirimlerden yararlanarak 6 yıl 8 'er ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme heyeti, çiftin tutuklu hallerini göz önünde bulundurarak tahliyelerine karar verdi.

Bircan davası sonuçlandı
Manken Burçin Bircan'a uyuşturucu sağlayarak ölümüne neden oldukları iddiasıyla yargılanan sanıklardan Gürsel Bıçakçı 16 yıl 8 ay, Abdülkerim Bulut ise 10,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı...
Manken Burçin Bircan'a uyuşturucu sağlayarak ölümüne neden oldukları iddiasıyla yargılanan sanıklardan Gürsel Bıçakçı 16 yıl 8 ay, Abdülkerim Bulut ise 10,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanık Gürsel Bıçakçı katıldı. Bıçakçı, suçsuz olduğunu belirterek, tahliyesine karar verilmesini talep etti. Verilen aranın ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, Gürsel
Bıçakçı'nın Burçin Bircan'ı ''uyuşturucu madde vererek olası kast ile
öldürdüğünün'' anlaşıldığını bildirdi. Sanığın eyleminin yeni TCK'nın 81. maddesi uyarınca müebbet hapis cezası gerektiren suçlardan olduğunu belirten mahkeme heyeti, Bıçakçı'nın, bu eylemi olası kast altında gerçekleştirdiğini dikkate alarak yeni TCK'nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca 20 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti, Bıçakçı'nın bu cezasını, yargılamanın tüm aşamalarındaki saygılı tutumu ve davranışları nedeniyle 16 yıl 8 ay hapis cezasına indirdi. Abdülkerim Bulut'un, Burçin Bircan'a uyuşturucu madde temin ettiğini kaydeden mahkeme heyeti, sanığı yeni TCK'nın 188. maddesinin 3. fıkrası uyarınca suçun işleniş şekli, meydana gelen tehlike ve sonucun ağırlığını göz önüne alarak
7 yıl hapis, 12 gün karşılığı adli para cezasına çarptırdı. Bulut'un temin ettiği maddenin eroin olması nedeniyle cezasını 10,5 yıl hapis ve 360 YTL adli para cezasına çıkaran mahkeme heyeti, bu sanık hakkında
yakalama emri çıkarılmasına karar verdi. Sanıklardan Tahir Küçükbacak'ın beraatını kararlaştıran mahkeme heyeti,
Sabri Kurban'ın dosyasının da yakalanamadığı için ayrılmasına hükmetti.
OLAYIN GEÇMİŞİ
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Burçin Bircan'ın 5 Ocak 2004 tarihinde Zeytinburnu Kozlu Mezarlığı'nda ölü bulunduğu, bu konudaki soruşturma sırasında gelen ihbarda ''Tahir'' adlı bir kişinin Burçin Bircan'a uyuşturucu sağladığının bildirildiği anlatılıyordu.
Yapılan soruşturma sonucunda, Abdülkerim Bulut ile Sabri Kurban'ın, Tahir Küçükbacak'tan aldıkları araçla Gürsel Bıçakçı'nın Fatih'teki evine geldikleri, daha sonra Burçin Bircan'ın telefonla araması üzerine onu da eve getirdiklerinin belirlendiği kaydedilen iddianamede, Bircan'ın, Bıçakçı, Bulut ve Kurban'ın hazırladıkları uyuşturucuyu kendisine enjekte ettiği kaydediliyordu. Bulut ve Kurban'ın evden ayrılmasından sonra Bircan'ın kalan uyuşturucuyu 2 kez kendisine enjekte ettiği ve fenalaştığı anlatılan iddianamede, Burçin Bircan'ın öldüğünü anlayan Gürsel Bıçakçı'nın diğer sanıkları çağırdığı, cesedi hastaneye bırakıp kaçmayı planladıkları, ancak polislerden korktukları için mezarlığa terk ettikleri ve bu sırada aracın Tahir Küçükbacak tarafından kullanıldığı belirtiliyordu.
AA

Bakan Şahin: Vakıflar Yasası üzerine olan tartışmalar çok doğal / "Memurlara enflasyon üzerinde zam yapıldı"
ANKARA - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Vakıflar Yasa Tasarısı'nın TBMM Adalet Komisyonu'ndaki görüşmeleri sırasında yapılan konuşmalardan rahatsız olan ve bildiri yayınlayan azınlıkların bu rahatsızlığını doğal karşıladığını söyledi. Şahin, memur maaşları konusunda ise hükümet oldukları günden itibaren kamu çalışanlarına gerçekleşen enflasyonun üzerinde artış yaptıklarını belirtti.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şahin, partisinin TBMM Grup Toplantısı öncesinde gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapladı. TBMM Adalet Komisyonu'nda Vakıflar Yasa Tasarısı görüşmeleri sırasında yaşanan tartışmalar üzerine Türkiye'de yaşayan azınlıklar adına yapılan bildiriye ilişkin görüşleri sorulan Şahin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup farklı dinlere mensup olan kişilerin Adalet Komisyonu'nda yapılan bazı konuşmalardan rahatsız olmalarını doğal karşıladığını vurguladı. Şahin, "Çünkü kendimizi bir başka ülkede yaşıyor görelim. Orada kendi kimliğimizle ilgili birtakım taleplerde bulunalım. Orada yasalar karşısında, o ülkenin vatandaşı olarak bazı farklı uygulamalara tabi olalım. Aynı tepkiyi bizde gösteririz. O nedenle biz hükümet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese hangi dine, hangi etnik kökene bağlı olursa olsun, eşit muamele yapmak zorundayız. Aksi davranışlar rahatsızlık getiriyor. O tip bildiriler yayınlanmak zorunda kalıyorlar" dedi.
Vakıflar Yasa Tasarısı üzerindeki görüşmelere bugün Adalet Komisyonu'nda devam edileceğini hatırlatan Şahin, tasarının çok kısa bir süre sonra Genel Kurul'a ineceğini ve bir an önce çıkarılacağını söyledi. Şahin, yaptıkları işin doğruluğuna inandıklarını belirterek, herhangi bir endişelerinin ve rahatsızlıklarının olmadığını kaydetti. Muhalefetin tasarıya ilişkin eleştirilerine de cevap veren Şahin, muhalefetin AB sürecinde hükümetin tökezlemesini istediğini dile getirdi. Muhalefetin ulusal bir davada kötü bir örnek sergilediğini ifade eden Şahin, hükümet olarak inandıkları yolda azimle devam edeceklerini bildirdi. Azınlıkların hak iddia ettiği ancak üçüncü kişilere geçen gayrimenkuller konusunda hükümet olarak yapabilecekleri bir şey olmadığının altını çizen Şahin, "Üçüncü kişiler üzerindeki bir gayrimenkulle ilgili ben kanun çıkarıp düzenleme yapabilir miyim? Mülkiyet hakkının özüne dokunmuş olurum. Ama devlet, kendi kurumları üzerine kayıtlı olan gayrimenkullerle ilgili tasarrufta bulunabilir. Üçüncü kişilerle ilgili bir şey yapamam efendim. Hukukun genel prensiplerine aykırıdır, hiçbir yerde yapılamaz" değerlendirmesini yaptı. Şahin, 'Bu kişiler AİHM'e gidebilir' yönündeki bir hatırlatma üzerine de, "Gidebilirler ama oradan nasıl bir sonuç alırlar bilemem. Hukukun genel prensipleri var" karşılığını verdi.
"Bazı sendika ve konfederasyonlar, maalesef politika yapıyor, bir siyasi parti gibi davranıyor"
Başbakan Yardımcısı Şahin, memur maaşlarına yapılan artış konusundaki bir soru üzerine de, hükümet oldukları günden itibaren kamu çalışanlarına gerçekleşen enflasyonun üzerinde artış yaptıklarını söyledi. Şahin, 2007 yılı ile ilgili hükümetin öngördüğü enflasyon hedefinin yüzde 4 olduğuna işaret ederek, şunları söyledi: "Yüksek çıktığı takdirde aradaki farkı da veriyoruz. Nitekim bu yılın ilk 6 ayı ile ilgili 2.38'lik artışı vermeyi kararlaştırdık. 2007 ile ilgili enflasyonu yüzde 4 öngörmemize rağmen, memur maaşına yüzde 12.2'lik bir artış yaptık. Yani 3 misli artış yaptık. Önemli olan, kamu çalışanının alım gücünü düşürmemektir. Artış oranı, bütçe imkanlarıyla verilebilecek en yüksek artış oranıdır. Sendikalar arasında bir rekabet var. Bu rekabet, 'Sen daha çok istedin', 'Ben daha çok istedim'. Bunu da anlayışla karşılıyorum. Bazı sendika ve konfederasyonlar, maalesef politika yapıyor, bir siyasi parti gibi davranıyor. Memur olduklarını unutuyorlar. Bir konfederasyon başkanı, bir siyasi genel başkanı gibi 'Seçimlere kadar hükümetle mücadele edeceğiz' demiş. Bunu siyasi partiler söyleyebilir. Amacınız 'Memurlar için bir şeyler koparmak mı, acaba bu konuda Hükümeti nasıl sıkıştırabiliriz, nasıl yıpratabiliriz mi?'. Bazı sendika ve konfederasyon başkanlarını, 4 yıldır toplu görüşmeleri yürüten bir bakan olarak ciddiye almamaya karar verdim. Biz memurları onlardan daha çok düşünüyoruz. Kamu görevlilerini bu sendika ve konfederasyon başkanlarından daha fazla seviyor ve düşünüyoruz. Şu anda bütçede en fazla payı memurlarımıza ayırdık. Daha önce faize ayırıyorduk. İleride bütçe imkanları arttıkça bu pay daha da yükselecektir."
Balili'nin dini inancı gereği 1 Ekimde futbol oynamak istememesi
Şahin, Sivasspor'un İsrailli futbolcusu Balili'nin dini inancı gereği 1 Ekimde futbol oynamak istememesi sonucunda maçın bir gün önceye alındığının hatırlatılması üzerine de, bu konuyu henüz Futbol Federasyonu ile görüşme imkanı bulamadığını bildirdi. Şahin, "Eğer böyle bir düzenleme yapılmışsa, Ramazan günü oruç tutan Müslüman futbolcular da böyle bir talepte bulunma hakkına sahip olur. Bu da bir karmaşaya neden olur. Türkiye laik bir ülkedir. Dolayısıyla dini nedenlerle toplum düzeni, kuralı konamaz. Futbol için de diğer alanlar için de böyledir" diye konuştu.

Noter tasdikli vurgun
Bilgisayar ve fotokopi makineleri daktiloyu rafa kaldırdı. Ancak noterler daktilo döneminden kalma ücretlendirme sistemine devam ediyor.
Yetkin Bilgin'in haberi
Örneğin sayfaları karşılaştırma ihtiyacı ortadan kalkmasına rağmen işlem başına 3,80 YTL ödeniyor. Tüketici Birliği ise Maliye’nin tarifeleri yeniden belirlemesini istiyor.
Belgelerin hukuki güvenliğini sağlama makamı olan noterler, kanunların teknolojik gelişmelere ayak uyduramaması sebebiyle vatandaşı mağdur ediyor. Fotokopi makineleri ve bilgisayarların olmadığı dönemlerde aynı nüshadan daktiloyla birden fazla yazılması durumunda, sayfaların teker teker okunarak kontrol edilmesine karşılık ‘karşılaştırma ücreti' alınıyordu. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte karşılaştırma ihtiyacı ortadan kalkmasına rağmen işlem başına 3,80 YTL olan bu paranın Noterlik Kanunu çerçevesinde alınmasına devam ediliyor. Bu durumu ‘vatandaşın kanun gücüyle mağdur edilmesi' olarak nitelendiren Adalet Bakanlığı'ndan üst düzey bir yetkili, alınan paranın toplandığında büyük bir rakam oluşturduğuna dikkat çekiyor. Tüketiciler Birliği Başkanı avukat Bülent Deniz de verilmeyen hizmetin parasının alınmaması gerektiğine işaret ederek, tarifenin değiştirilmesini ve karşılaştırma ücretinin kaldırılmasını istiyor.
Noterlik giderleri, nüfus cüzdan suretinden emlak ve araba alım satımına kadar pek çok işlemde önemli bir meblağ tutuyor. Kimlik sureti almak için notere giden bir vatandaşın kimliğinden görevli tarafından iki fotokopi çekiliyor. Fotokopilerin üzerine üç mühür ve birer imza atılarak tasdikli nüsha vatandaşa veriliyor. Noter bu işlem karşılığı harç, Damga Vergisi, değerli kağıt, noter ücretine ilave olarak 3,8 yeni lira ‘karşılaştırma ücreti' alıyor. Vatandaşın kimlik tasdiği 12,1 YTL'ye tamamlanmış oluyor. Noter tasdikli vekaletnamelerde ise bu ücretlere ilave ‘yazı ücreti' de alınıyor. Suretin sayısına bağlı olarak alınan para da artıyor. Burada dikkat çekici nokta ise karşılaştırma ücreti alınması. Teksir, fotokopi makinesi ve bilgisayar olmadığı dönemlerde daktilo ile istenilen sayıda suret yazılır, daha sonra da suretlerin birbirinin aynısı olup olmadığı bir kişi tarafından okunup bir başkası tarafından da diğer suretten takip edilirdi. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte karşılaştırma gereksiz hale gelmesine karşın, noterler bu parayı almayı sürdürüyor.
Adalet ve Maliye bakanlıkları bünyesinde yapılan muhtelif çalışmalarda, noterlerle ilgili ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Noterlerin nasıl çalıştığı, gelirleri, ne iş yaptıkları, çalışma şartları, kazançları gibi konuların yer aldığı değerlendirmelerde, mesleğin yeniden yapılandırılması isteniyor. Noterlik, yarı kamu-yarı özel bir iş olarak tanımlanırken, bazı çarpıklıklar dile getiriliyor. Buna göre, vatandaşa işini notere yaptırma mecburiyeti getirilmesi yanlış. Bu durum, rekabeti ortadan kaldırıyor, reklam ve tanıtım gibi ilave harcamalara ihtiyaç duyulmadan faaliyetlerin sürdürülmesine sebep oluyor. Ayrıca noterlere, tartışmasız ve ihtilafsız işlerin gitmesi önemli bir avantaj. Bunun yanında, gerçek veya tüzel kişi tarafından dışarıda hazırlanıp tasdik için notere getirilen yüksek meblağlı bir sözleşmede birkaç imza ve mühür basmaktan ibaret bir işlem karşılığında astronomik derecede harç, vergi, değerli kağıt ve muhtelif isimler altında noter masrafı alınması, haksız bir durum ortaya çıkarabiliyor. Sözleşme tarafı arttıkça alınan ücretin emekle doğru orantılı olmayacak şekilde artması haksızlığı daha da artırıyor.
Noterlerle ilgili çarpık yapının devam etmesi, denetim yetersizliğine bağlanıyor. Maliye ve Adalet bakanlıklarının denetimine tabi noterler, eleman yetersizliği ve işi bilen kalifiye görevlilerin olmaması sebebiyle tam olarak incelenemiyor. Noterlik teftişi Maliye elemanlarınca yeterince yapılamazken, Adalet Bakanlığı müfettişlerinin sayı azlığı ve bilgi donanımındaki eksiklik çoğunlukla şeklî ve sembolik denetim yapılmasına yol açıyor. Çözüm olarak, noterlik sisteminin yeniden ele alınarak, sistemin basit, vatandaşın işini zorlaştırmayacak ve gereğinden fazla ödeme yapmasını önleyecek bir yapıya kavuşturulması öneriliyor. Bunun yanında, Adalet ve Maliye bakanlıkları bünyelerinde tecrübeli, noterlik işlemlerini iyi bilen uzman bir müfettiş kadrosunun istihdam edilmesi isteniyor.
Her belgeden ücret alınıyor
Noterler Kanunu'na göre noterlerin ana görevleri; vekâletname tanzimi, suret tasdiki, defter onayı, ihbar, tespit, ihtar, motorlu taşıt satışı ve muhtelif sözleşmelerin yapılması veya tasdik edilmesi, kur'a çekimi, tespit ve bazı sözleşmeler vb. tanımlanıyor. Noterlerin gelirleri ise şöyle sıralanıyor: Yaptıkları işlemler üzerinden hesaplanacak ücretleri ile vasiyetname ve vakıf senedi düzenlenmesinden alınacak ücretler, yazı, bir dilden diğer dile veya bir yazıdan diğer yazıya çevirme, karşılaştırma, tescil, emanetlerin saklanması ve kanunlarında harç, vergi ve resimlerden bağışık olduğu yazılı işlemler ile defter onaylanmasından ve kanunun ücret almayı öngördüğü sair işlemlerden alacakları ücretler ve noterlerle imzaya yetkili vekillerinin yol ödeneğinin miktarı, Türkiye Noterler Birliği'nin mütalaası alındıktan sonra Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenecek bir tarife üzerinden alınan ücretler.
1972 yılına kadar noterlerin görevini mahkemeler yürüttü
Noterlik işlemleri daha önce mahkemeler tarafından yapılıyordu. 1972'de çıkarılan Noterlik Kanunu ile bu hizmetler noter daireleri tarafından verilmeye başlandı. Kanun, noterliği bir kamu hizmeti sayarken, noterlerin görevleri, hukukî güvenliği sağlamak ve anlaşmazlıkları önlemek için işlemleri belgelendirme ve kanunlarla verilen başka görevleri yapma olarak tanımlandı. Günümüzde yarı kamu-yarı özel nitelikli kurumlar olan bu dairelerde hizmetler noter ismi ile vasıflandırılan hukuk fakültesi mezunu kişi tarafından veriliyor. Bu kişi yanında yeterince personel çalıştırabiliyor. Ayrıca noterler, işlerin yoğunluğu sebebiyle imza yetkisini katiplere devredebiliyor. Aynı kanuna dayanarak, mesleğin amaçlarına uygun bir şekilde görülmesini, gelişmesini ve meslektaşlar arasında birlik ve yardımlaşmanın sağlanması için kamu kurumu niteliğinde ve tüzel kişiliğe sahip Türkiye Noterler Birliği kuruldu. Maliye Bakanlığı verilerine göre Türkiye'de halen 999 noter, Gelir Vergisi mükellefi olarak faaliyet gösteriyor. Noterin kelime anlamı ise şöyle: Çeşitli belge ve işlemlere geçerlik kazandırmak ve yasanın öngördüğü diğer görevleri yerine getirmekle yükümlü, belli nitelikleri ve kendine özgü bir hukuk statüsü olan kamu görevlisi.
(Zaman)

Y A Z A R L A R

Cem Vakfı'na arsa yalanlaması
Cem Vakfı Genel Müdürü Celal Dinçer, dün yaptığı açıklamada, vakıf binası inşaatının yanındaki arsaya tecavüzü ile ilgili yaptığı açıklamaya yalanlama geldi. Açıklama tam metin
25.09.2006 günü sitenizde yayımlanan cem vakfı ile ilgili haber hakkında, sizinle telefonda görüştüğümüz hususları bir de mail yolu ile size aktarma ihtiyacı hasıl olmuştur.
Bendeniz Alemdar Albayrak vekiliyim. Haberde adı geçmemekle birlikte cem vakfına karşı yıkım kararı alan kişi Alemdar Albayrak'tır. Müvekkilimiz cem vakfına komşu olan 686 parsel sayılı taşınmazı tahminen 8 yıl kadar önce almıştır. Amacı inşaat yapmaktır. Ancak o zamanlarda imar izni verilmediğinden inşaat yapma imkanı olmamıştır.
Cem vakfı ise hazineden aldığı ÜST HAKKI'NA dayanarak hazine arazisi üzerine bina yapmıştır. Cem vakfı ile müvekkilimizin taşınmazı bitişiktir. Müvekkilimiz komşu parsele cem vakfı yapıldığını tespit edince kendi arsasının da cem vakfı tarafından satın alınmasını teklif etmiş ancak cem vakfı bu teklife olumlu yada olumsuz herhangi bir cevap vermemiştir.
Bölgede imar uygulaması yapılıp inşaat ruhsatları verilmeye başlayınca müvekkilimiz de maliki olduğu taşınmaza inşaat yapmak için Bahçelievler Belediyesine müracaat etmiş ancak cem vakfının yaptığı binanın hem müvekkilimizin taşınmazına hem de diğer bir parsele tecavüzlü olduğunu tespit etmiştir.
TECAVÜZ BİR ARSAYA DEĞİL
Bu aşamadan sonra cem vakfına karşı ki tam ismi Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Vakfı' dır, 2002 yılında Bakırköy 3.Asliye Hukuk Mahkemesinde 2002/456 e. sayılı dosya ile tecavüzün meni ve kal, yıkım talepli dava açılmıştır. Yapılan yargılama neticesinde 2004 yılında davamız kabul edilmiş ve cem vakfının müvekkilimizin maliki olduğu 686 parsel sayılı taşınmaza toplamda 3 metre kare tecavüz ettiği tespit edilmiş ve bu tecavüzün kal'ine karar verilmiştir.
(Davamızın kabul edilmesinin asıl nedeni tecavüzün komşu 687 parselden başlayıp müvekkilimizin parselinde son bulmasıdır. Yan parsel olan 687 parselde tecavüz 15 metrekare civarındadır. Yani tecavüzü basit hata olarak değerlendirmek mümkün değildir. Nitekim köşe parsel de dava açmış ve yıkım kararı almıştır.)
Yerel Mahkemenin kararı Yargıtay'da hem temyiz hem de tashihi karar aşamasından geçmiş ve onanmıştır. Böylelikle kesinleşen karar Bakırköy 3. İcra Müdürlüğünün 2005/4574 sayılı dosyası ile icraya konmuştur.
Dava safahatı boyunca ki yaklaşık 4 yıl kadar sürmüştür, davalı cem vakfına maliki olduğumuz parselin satın alınması teklif edilmiş ancak cem vakfı tekliflere cevap vermemiştir. Kesinleşen karar müteaddit defalar infaz edilmek istenmiş ise de bu güne kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğünün ve Bahçelievler Emniyet Müdürlüğünün yıkım güvenliğini sağlamaması nedeni ile infaz edilememiştir. Ancak çok yakın bir zaman içinde tekrar yıkım günü alınarak yıkım işlemine devam edilecektir.
Bu arada Cem vakfı tarafından arsanın satın alınmaması üzerine müvekkilimiz inşaat yapmaya karar vermiş ve Bahçelievler Belediyesinden imar mevzuatına uygun olarak ruhsat alarak inşaata başlamıştır. Müvekkilimizin inşaatı tamamen yasa ve yönetmeliklere uygun olarak devam etmekte iken ve temel üstü betonu atılacağı sırada bizce cem vakfının bir takım argümanları kullanarak baskı yapması neticesinde Bahçelievler Belediyesi tarafından hiçbir gerekçe göstermeden durdurulmuştur.
İnşaatı durdurma gerekçesi dilekçe ile belediyeye sorulmuş ancak hukuki bir cevap alınamamıştır. Bu arada Bahçelievler Belediyesine karşı 3.İdare Mahkemesinde dava açılmıştır ve yargılama devam etmektedir. Cem vakfının baskısı sonucu Bahçelievler Belediyesi inşaatı durdurmakla da kalmamış, müvekkilimizin ve 687 sayılı parselin bulunduğu adada ve sırf Bakırköy 3.Asliye Hukuk Mahkemesinin yıkım kararını dolanabilmek için imar planı değişikliği teklifi hazırlamış ve İs. Büyük Şehir Belediyesi Meclisine sunmuştur.
Bu öneri kabul edilmiştir ancak henüz kesinleşmemiştir. Müvekkilimizin arsası satın aldığından beri konut alanında bulunmaktadır. Bu alan hiçbir zaman yeşil alan yada kültürel tesis alanı olmamıştır. Bugün de halen konut alanı olarak görünmektedir. Müvekkilimiz ruhsat alırken de konut alanı idi ve bu yüzden inşaat ruhsatı verilmiştir. Bu hususlar ilgili belediyelerden sorulabilir.
50 SANTİME 1 MİLYON 50 BİN YTL YALANI
Müvekkilimiz yasalara saygılı hakka hukuka inanan iyi bir vatandaştır. Müvekkilimize, maliki olduğu taşınmazda inşaat yapmasına bile müsaade edilmemektedir. Müvekkilimiz cem vakfından hiçbir zaman 1.050.000 YTL. talep etmemiştir.
Müvekkilimiz cem vakfına daima sorunun çözümüne yönelik teklifler götürmüştür. İnşaata başlamadan önceki teklifi ya arsanın alınması yada arsa ile aynı yüzölçümüne sahip muadil bir arsa ile takas edilmesi yönünde olmuştur. İnşaata başlandıktan sonra ise inşaat masrafları karşılanmak şartı ile ilk teklifinde sebat etmiştir.
Bugün itibarı ile müvekkilimizin arsasına biçilen değer emlakçılara göre minimum 450.000 YTLdir. Müvekkilimiz tarafından yapılan masraflar ise bellidir. Hal böyle olunca müvekkilimizin talebinin gayri hukuki ve gayri ahlaki olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.
Cem vakfı 50 cm ya 1.050.000 YTL istediler şeklinde tamamen gerçek dışı ve mesnetsiz iddialar ile hukuka aykırı tecavüzüne kılıf bulmaya çalışmaktadır. Cem vakfı en son olarak Bakırköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yıkım kararına karşı yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmuş bu talebi de reddedilmiş ve vakıf para cezasına çarptırılmıştır.
Müvekkilimiz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin halk adına yargılama yapan bir mahkemesi tarafından verilen kararın infazını talep etmektedir. Tecavüz her zaman tecavüzdür. Çaplı taşınmazda tecavüzün azlığı ya da çokluğu hiçbir zaman tartışılmaz.
CEM VAKFI HİÇBİRİNE YANAŞMIYOR
Müvekkilimiz sorunun çözümüne yönelik olarak her zaman iyi niyetli olmuş ve çaba sarf etmiştir. Cem vakfı arsayı almadığı, almaya yanaşmadığı gibi müvekkilimizin maliki olduğu arsada inşaat yapmasına da müsaade etmemektedir. Müvekkilimiz hiç kimseden ihsan yada lütuf beklemediği gibi fırsatçılık da yapmamaktadır.
Müvekkilimizin talebi açık ve nettir. Ya arsası cem vakfı tarafından veya belediyece satın alınacaktır, ya inşaat masrafları ödenmek şartı ile maliki olduğu arsa ile aynı vasıfta bir arsa ile takas yapılacaktır, ya da Yüce Yargının tesis etmiş olduğu hakka hukuka uygun yıkım kararı infaz edilerek inşaatını yapmasına müsaade edilecektir.
Bunun dışında müvekkilimizin herhangi bir talebi bulunmamaktadır. Cem vakfının amacı son derece açıktır. Belediyeye yaptığı baskı neticesinde imar planı değişikliği yaptırarak müvekkilimizin arsasını yeşil alana aldırmak, böylelikle hem yıkım kararının önüne geçmek hem de müvekkilimizin taşınmazına amiyane bir tabir ile bedavadan konmaktır. Ancak müvekkilimiz 8 yıldır sürdürdüğü hukuki mücadelesini her zeminde sonuna kadar devam ettirecektir. Sorununu safahatı bu şekildedir. Yazı içeriğindeki belge ve bilgiler isteyen herkese iletilebilir
Sizin vasıtanız ile kamuoyuna duyurulur.
Saygılarımla.
Alemdar Albayrak
Vekili Av. Ali Gülboy

Piç
Can DÜNDAR - Milliyet
Bir yurttaş bağırıyor Başbakan'a:
"Anamın selamı var!"
Başbakan gülerek yanıtlıyor:
"Benden de selam söyle!"
Konuyu bilmeyen biri, bir tanış selamlaşması sanabilir. Oysa imalı bir atışma...
Başbakan daha önce bir başka yurttaşa "Ananı da al git" demişti ya; burada selam yollayan "o ana..."
"Konuşan Türkiye" istiyorduk ya...
Alın size konuşan Türkiye...
Yaygın deyimle, artık "ağzı olan konuşuyor".
Üstelik öyle konuşuyor ki, duyan utançla kulağını tıkıyor.
Başbakan, muhalefetin yapamadığını yapıyor ve konuştukça kendi itibarını kemiriyor.
Bir hafta içinde söylenmiş birkaç cümleyle hem şehit ailelerini hem devlet kademelerini hem de MHP tabanını bir anda topyekûn karşısına almak kolay iş değil...
Erdoğan susarsa, muhalefet "Susma, sustukça iş bize kalacak" diye bağırarak miting yapmalı.
***
Sorun şu ki, bu üslup sadece konuşanı vurmakla kalmıyor, öbürlerine de kötü örnek oluyor.
Ve siyasette bir üslup sorununu tetikliyor:
Geçen hafta Sakarya'da BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na Elif Şafak'ın "Baba ve Piç" romanını soruyorlar, şöyle diyor:
"Kitabın isminden de belli. Kendi adını ve soyadını yazmış. Avrupa'ya piç lazım. Eğer piçlerle iç içeyseniz, ruhunuzda piçlik varsa Avrupa sizi kucaklar. Yeter ki Türklüğe hakaret edin."
***
Yazıcıoğlu'nun sözlerine büyük gazeteler yer vermedi.
Muhtemelen seviye testini aşamadığından... "Çoluk çocuk da okuyor. Ağzımızı bozmayalım" kaygısıyla...
Yine de siyasetin dil meselesini ve liderlerin kalibresini ortaya koyması açısından ibretlik sözler bunlar...
Şeyh böyle konuşursa müritten ne beklersiniz ki? Onlar da mahkeme önlerinde tekme tokat girişiyorlar.
Geçen hafta NTV'deki "Neden" programında Prof. Dr. Şerif Mardin "Tarikatlarla ilgili çok ağır bir sözcük kullanacağım" dediğinde canlı yayında alarma geçtik.
Durdu, düşündü ve dedi ki:
"Gettolaştılar!"
Bir akademisyenin "hakareti" bu olabiliyor ancak...
Bu zarafeti özlemekte haksız mıyız?
Vasatiye mahkûm muyuz?
***
Hakan Günday'ın "Piç" kitabından bir alıntı ile bitirelim:
"İçinde bulundukları şartlardan tatmin olmayan hırs sahibi
insanlar, piçler hakkında konuşarak kendilerini iyi hissederler. Çünkü piçlere kıyasla onlar daima iyi durumdadır. Sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar."
Neden?
Günday'ın sözcüklerini biraz değiştirerek söyleyeyim:
"Hayatlarını sıfırdan yaratmış insanların hikâyelerini sömürenler, genellikle hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlardır."
Not: Bu akşam 20.30'da NTV'de Elif Şafak'ın "Baba ve Piç" romanına açılan dava ile gündeme gelen 301. madde ve "düşünce özgürlüğü"nü tartışacağız. Tabii "düzgün üslup sahipleri"yle...

301. madde nedir?
Turgut Tarhanlı
Ceza Kanunu'nun 301. maddesi, Elif Şafak davası nedeniyle bir kez daha Türkiye siyasetinin gündemini işgal ediyor. Ve bu maddenin değiştirilmesi ya da kaldırılması tartışması yeniden canlanmış görünüyor. Bu tartışmada, başta Başbakan olmak üzere, hükümet cephesinde de, en azından bir değişikliği tartışmak bağlamında bazı sinyaller verildi. Ana muhalefet cephesinde ise, genel başkan Deniz Baykal, Elif Şafak davasının beraatle sonuçlanmasının ardından görüşünü açıkladı. Konuşmasının tonu, memnuniyet mi yoksa rahatsızlık mı duyduğu pek açık olmayan bu konuşmasında Baykal, 301. madde nedeniyle doğan genel rahatsızlığın asıl nedeninin ne olduğunu sordu.
Gerçekten, bu maddeden doğan rahatsızlığımızın nedeni nedir?
Hukuki bir konuyu tartışmanın, hukuki ilkeler ve bazı siyasi parametreler çerçevesinde yapılması gerekir. Bu madde, Türklüğü, Cumhuriyeti, TBMM'yi, hükûmeti, devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilâtını alenen aşağılayan kişiler hakkında, değişen hapis cezaları şeklinde yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor. Bu madde, Ceza Kanunu yürürlüğe girdiğinden beri hiç uygulanmamış olsaydı, elbette yine eleştirilecekti ancak bu, olası bazı durumları dikkate alan soyut bir eleştiri olacaktı. Oysa durum böyle değil. Madde, birçok vakada uygulandı, uygulanıyor ve daha başkaları hakkında da bu maddeye muhalefet ettikleri iddiasıyla açılmış davalar var.
Bu maddeyi, bir demokrasi bakımından sakıncalı kılan, özel veya genel, bir zararın doğmasını veya kuvvetle doğma olasılığının bulunmasını aramaması. Nitekim maddede, "eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz" denilmesi, aslında eleştiriyle suç arasındaki farka dikkat çekmeye yöneliktir. Ancak bunun, nesnel bir meşru amaç ölçütünün ışığında değil, yorumla çözümlenmesi isteniyor. Maddede korunmaya çalışılan menfaat, kişilerle ilgili değil, kişilerden farklı olan varlık ve kurumlarla ilgili. Böylece, ifade özgürlüğünün bu bağlamda nasıl değerlendirileceği sorusu daha önem kazanıyor. Zira, bu varlık ve kurumlar dile gelip 'aşağılandıklarını' söyleyemeyeceğine göre, onlar adına bu kararı verecek birtakım insanlar, bu sayede diğer insanlar üzerinde pek güçlü yetkiler kullanabilir. Hatta bu, gitgide bir hegemonya haline bile dönüşebilir.
Bir demokraside, hakların sınırlandırılmasında 'orantılılık ölçütü'ne uyulması hayati bir önemdedir. Orantılılık, bir eylemden doğan ya da doğması kuvvetle olası hukuka aykırı bir sonuç ile bunun önlenmesine yönelik yasal müdahale arasında bir denge, bir orantı bulunması anlamına gelir. Ancak 301. maddede, böyle bir orantının kurulup kurulmadığının ölçülmesine elverişli, 'zararı' belirlemede ışık tutucu bir ölçüt yer almıyor. Bütün iş, o varlık ve kurumların 'alenen aşağılanması' eylemi üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu durum, bir demokraside her kişi ve kurum bakımından geçerli birtakım denge ve denetim mekanizmalarının adeta üzerinde bulunulduğu gibi bir algıyı güçlendiriyor.
Hükmün bu karakteri, uygulanmasında da görüldüğü gibi, kolaylıkla bir siyasi çekişme aracı haline dönüştürülmesine müsaittir. İfade özgürlüğü, sınırlandırılması mümkün bir özgürlüktür. Bunun, kanunla öngörülmüş olması gerekir. Ancak bir demokraside, bunun, 'meşru amaç' ölçütlerinin hangileri gözetilerek ve 'orantılılık' ölçütü ışığında nasıl gerçekleştirildiği soruları hukuken cevapsız kalıyorsa, o hükmün demokrasi bakımından sakıncalı bir araç haline gelmesi de kaçınılmazdır. Bugün, 301. madde nedeniyle ortaya çıkan durum budur.
Aslında bu, Anayasa'nın kendisiyle de bağdaşmaz bir durum. Zira Anayasa, 13. maddesinde şu hükmü düzenliyor: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyet'in gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." 301. madde, bu hükümle bağdaşmadığı için ifade özgürlüğünü, bir demokraside bulunması gereken denge ve denetim araçlarının dışında sınırlamaya elverişli bir hale geliyor. Bu, bir güç kullanımıdır ve demokrasilerde, hukuk, ölçüsüz bir gücün kullanılmasına kapı aralamaz.

Değer buhranı
Murat Belge
Ben İsveç'teyken Elif Şafak'ın, daha doğrusu, yazdığı romandaki kişilerin 'Türklüğü aşağılama' davası beraatle sonuçlanmış. Bu sefer daha ilk duruşmada bu karar verilmiş. Herhalde savcılar ve yargıçlar bu davaların açılması için sağa sola koşuşan muhbir zevatı daha iyi tanıdıkça, duruşma sayısı da düşüyor.
Böyle bir beraatler dizisinin, normal kişiler olsa, bu muhbir ekibinin suratına şamar gibi indiğini düşünebilirdik. Ama durum böyle değil. Çünkü bu muhbir ekibi de başvurularının hukuki bir sonucu olmayacağını biliyor ve zaten amaç böyle bir sonuca ulaşmak değil. Hukuken şamar yedikleri, yemedikleri onları ilgilendirmiyor. Çünkü onlar gösterilerini yapıyorlar, sanata, düşünceye, kısacası medeniyete karşı saldırganlıklarını sergiliyor, kinlerini kusuyor, en önemlisi Avrupa kamuoyunda Türkiye denen bu ülkenin iflah olmayacak ve ipe sapa gelmeyecek bir toplum olduğu izlenimini yayıyor ve güçlendiriyorlar. Dolayısıyla onlar amaçlarını gerçekleştirmiş oluyor. Kaybeden onlar değil.
'Türklüğü aşağılama' gibi bir kavramdan yola çıkan bu zevat, şimdiye kadarki icraatıyla, Türklüğü hiç inmediği düzeylere indirdi. Ama tabii bu 'bakış açısı'na bağlı bir konu olarak da kabul edilebilir. Ben normal insanların değer yargıları, dünya değerleri gibi bir çerçevede bu davaların algılanış biçiminden söz ediyorum. Ama işte böyleleri de var dünyada. Ayrıca, Deniz Baykal'ın CHP adına konuşanların sözleri, 301 değerlendirmeleri, bu yolda bu zevatı yalnız bırakmak niyetinde olmadıklarını gösteriyor. 'Sosyal-Demokrat' kişi, Avrupa mevzuatında benzer maddeler olup olmadığını araştırma gereğini vurgulamış. Günün gazetelerinde, ona cevap vermeye niyet etmeksizin verilmiş cevaplar da vardı. Çeşitli Avrupa ülkelerinin kanunlarında benzer maddeler olabildiği, ama burada günaşırı tekrarlanan bu davalarının bir benzerinin hiçbir zaman görülmediği söyleniyordu. Bir 'bilgi' olarak, bu, Deniz Baykal'ın da bilmeyeceği bir şey değil. Ama bir şeyi bilmek, onun hakkında böyle konuşmaya engel olmuyor, ucunda bir siyasi çıkar görünürse.
Her türlü faşizmin ve faşistin kol gezdiği bir ülkede adı 'sola' çıkmış bir partinin de kendisine bir faşist köşe edinmek üzere böyle yırtınmasının hangi rasyonel 'siyasi çıkar'a uyduğunu ben anlamıyorum ama yapanların herhalde bir bildiği vardır ki yapıyorlar.
Evet, 'Türklüğü aşağılamak' diyorduk. Görülüyor ki bunun da çeşitleri var; daha doğrusu, birilerinin 'aşağılama' dediği başka birilerine 'yüceltme' gibi görünüyor. Bu doğal, çünkü toplumca derin ve ağır bir 'değer buhranı' yaşıyoruz. Yeni bir durum değil bu. En azından 12 Eylül darbesinden beri bu buhranın içindeyiz. Önceki 12'de, yani 12 Mart'ta bir sıkıyönetim komutanı 'Sayın muhbir vatandaşlar' hitabıyla başlayan bir sıkıyönetim bildirisi çıkarabilmişse, 12 Eylül'e de haksızlık etmeyelim. Demek ki hep varmış bu eğilim ve bu değer kargaşası. Ama 12 Eylül bunların hepsini olabilecek en üst noktalara taşıdı. Haksızlığa itiraz etmeyen, gücü gördüğü yerde alkışlayan insanlardan meydana gelme bir toplum inşa etme çabası o dönemde doruğa vurdu. Bunca azim, bunca çaba, etkili de oldu. O zamandan beri, 'Özal devri' gibi, farklı görünen dönemlerden geçmiş olsak da, bu temel rota, bu yukarıdan empoze edilmiş 'ethos' değişmedi. Belirleyici olmaktan da çıkmadı. Çoğunluğun benimsediği 'ethos'un bu olduğunu düşünmüyorum, düşünmek de istemiyorum, ama 12 Eylül'ün getirdiği kurumlar bu zihniyeti egemen kılmak üzere varolduğu için sistem bu değerlerden yana çalışıyor. 'Ceza Kanunu'nu ıslah etmek üzere yola çıkanlar 301'i yapıyor ve memleketin savcıları malum zevatın başvurusuyla dava açıyor-Türklük adına.

301'de samimiyet testi
Serdar MURAT

312. maddenin değiştirilmesi konusu gündeme geldiğinde, AKP’den bir yetkili, “312 Ankara’nın posta kodu değil” demişti. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de 301. madde sorulduğunda, “301. madde kapı numarası değil” karşılığını verdi.
İktidara, sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın da bir 312. madde mağduru olduğu ve Erdoğan’ın yargılanma sürecinde hem de haklı olarak, “Bir şiir okudu diye insan cezalandırılır mı?” isyanının dile getirildiğini hatırlatmak isterim.
Bir başka hatırlatılacak nokta daha var. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de Fazilet Partisinin kapatılması sürecinde Anayasa Mahkemesinde parti adına savunma yapan isimlerden birisiydi.
Devir değişti. Dünün mazlûmları bugün iktidar oldu. Şimdi kendilerine karşı ileri sürülen gerekçelere onlar sığınıyorlar.
Siyasî partilerin kapatılmasını zorlaştıran düzenleme Meclise geldiğinde, en büyük muhalefeti dönemin Refah Partisi yapmıştı. En çok onların ihtiyacı oldu.
Bizde sadece mahkemeler değil, siyasî iktidarlar da konjonktüre ya da o gün bulundukları pozisyona göre karar veriyorlar.
Mağdur olunca farklı, mağrur olunca farklı...
İğneyi iktidara batırırken, çuvaldızı da kendimize batıralım.
Günceli takip etmek, kimi zaman handikapımız oluyor. Öyle ki, güncele mahkûm edilemeyecek kadar önemli hadiselerin ucunu bir süre bırakıyor, etrafı erbaası ile tartışılmasına imkân sağlamıyoruz. 301. madde bunların başında geliyor. Elif Şafak’ın beraat etmesiyle birlikte 301. madde de gündemimizden düştü. Öyle ki, Başbakan Erdoğan’ın, “Muhalefetle mutabakat sağlarsak, düşünülebilir” şeklinde kıyısından köşesinden kapı araladığı 301. madde konusunda CHP hemen, “Dokunulmazlıklarla birlikte getirsinler” teklifini sundu.
İlkinde başbakanın yaklaşımı yeterince samimi değil. CHP’ye rağmen çıkardığınız onca yasa var ve CHP bunlar için kimi zaman komisyonları bastı, kimi zaman genel kurulu boykot etti, çoğu kez de iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Sanki bu ülkede yasa ilk kez çıkıyor.
Çok bilinen bir fıkra, ama Nasrettin Hoca komşusuna ipi vermek istemiyormuş. Komşusu ip istemeye gelince “Yok. İpe un serdim” demiş. “Yahu” demiş komşu, “Hoca ipe un serilir mi?” Hoca cevap vermiş, “İpi vermek istemezsen, öyle serilir ki...” CHP’nin tavrı, ipe un sermekten başka bir şey değil. Seçim sürecine girilmişken, milliyetçi oylar yükselişe geçmişken, hangi siyasî iktidar “Türklüğü tahkir ve tezyif” gibi bir maddede düzenleme yapmaya kalkışır.
Yürekli ve samimî demokrat olan bir iktidar buna kalkışır. 159. madde değiştirildiği için milliyetçi oylar yükselmiyor, ülkenin şehitlerine, “Askerlik yan gelip yatma yeri değil” yaklaşımını reva gören bir üslupsuzluk sebebiyle milliyetçi oylar yükseliyor. O milliyetçi oyları temsil ettiği iddiasındaki parti değil miydi, Öcalan’ı idamdan kurtaran iktidarın ortağı...
Adalet Bakanı Cemil Çiçek bugün 301. madde konusunda etraflı açıklamalar yapacak. Hrand Dink dâvâsı hakkında Yargıtay 9. Ceza Davası ile Yargıtay Genel Kurulunun gerekçeleri ve Yargıtay Başkanı Osman Şirin Kurul Üyesi Muvaffak Tatar’ın yazdıkları karşı oy yazısında dikkat çektikleri noktaları Çiçek’in dikkatine sunmak istiyorum.
Hem 9. Dairenin bozma gerekçesinde, hem karşı oy yazısı yazanlar, “Türklüğü aşağılamak” gibi tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ilgilendiren bir konuda bir derneğin müdahil olarak kabul edilemeyeceğini belirtiyor. Kemal Kerinçsiz’in müdahil olma durumu. Elif Şafak dâvâsında da aynı durum var.
Bir başka nokta, karar vermekte zorlanan, bilirkişiye müracaat eden yerel mahkemenin, kararında bilirkişinin mütalâasına itibar etmemesi.
İki önemli tesbit, “AİHM, tıpkı Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ya da herhangi bir Türk mahkemesi gibi, bizim mahkemelerimizden biridir. Ona yapılan bir başvuru, yabancı bir mahkemeye değil, bizim içimizdeki bir mahkemeye yapılan bir başvuru gibidir.”
Belki bu yüzden Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, “Bu karar AİHM’den döner” diyor.
Yine Sami Selçuk’un, “Yargıcın bağımsızlığı, kendi karşısında da bağımsızlığıdır” kuralından hareketle, “Bir mahkeme, aslında yansız olsa dahi, bu görüntüyü vermediği takdirde, A.İ. Hakları Mahkemesinin kararlarına göre, yansızlığını yitirmekte ve adil yargılanma hakkını çiğnemiş olmaktadır” şeklindeki uyarısı. “Latife Hanım” isimli kitabı askeri kantinlerde satılan İpek Çalışlar, kimseye haber vermeden ifade vermek üzere gittiği mahkemede Kemal Kerinçsiz ile karşılaşıp, adliye koridorlarına kadar uzanan sert bir tartışmaya girmişti.
Örnekleri, Hrand Dink dâvâsında AİHM’in verdiği Handyside/İngiltere, Sunday Times/İngiltere, Ligens/Avusturya, Oberschick/Avusturya, İncal/Türkiye, Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Thoma/Lüksemburg, Dalban/Romanya, Feldek/Slovakya, Grigoriades/Yunanistan gibi kararlar hatırlatılıyor.
Evet, 301 bir kapı numarası değil, ama kapının arkasına süpürülecek kadar basit bir olay da değil…
26.09.2006

Özdilek, Şifreli Kredi Kart Uygulaması Tehlikeli
Yazar: Aydın Şengör

Bilişim Suçları ülkemizde de hızla artmaya başladı. Buna karşın ülkemizin hukuki ve güvenlik unsurlarında da çeşitli gelişmeler görülüyor. Bunlardan birisi de Avukat Ali Osman Özdilek'in yayınladığı Bilişim Suçları ve Hukuku kitabı.

Av.Ali Osman Özdilek : Son yıllarda internet üzerinden yapılan dolandırıcılıklarda,alan adları ihtilaflarında, hakaret-sövme-haksız rekabet eylemlerinde ve fikri sınai hak ihlallerinde göze çarpan bir artış var.Özellikle internet bankacılığında dolandırıcılık/hırsızlık eylemleri artık sosyal bir yara haline gelmiş bulunmakta. Bu eylemlere maruz kalan insan sayısı gün geçtikçe çoğalıyor.

Doğal olarak insanlar hakkımızı nasıl savunacağız diye soruyorlar. Bana bugüne kadar yüzlerce kişiden, yardım isteyen elektronik postalar ve telefonlar geldi. Fakat bu konularda verilmiş mahkeme kararlarının sayısı ve bu eylemlerle ilgili pratiği olan uzman sayısı henüz çok fazla değil. Ayrıca ulaşılabilecek kaynaklar da kısıtlı.

Bu sebeple ben, insanların başına yukarıda saydığım eylemlerden biri gelirse uygulamada ne yapmaları gerektiğini ve uygulamada ne olduğunu anlatmak için bu kitabı hazırlamaya karar verdim.

turk.internet.com : Kitabı hazırlarken ne tür kaynaklardan yararlandınız?

Av.Ali Osman Özdilek : Kitabın tamamına yakını benim 2001 yılından beri hukukçu olarak edindiğim bilgilerden ve meslek yaşantımda karşılaştığım örnek olaylardan oluşuyor.

Örneğin benim mahkemelere sunduğum bilirkişi raporları, hazırladığım dava dilekçeleri gibi. Ayrıca bazı konularda yazdığım makaleleri de kitaba ekledim. Bunların yanında artık bilişim hukuku alanında ciddi bir literatür oluştu. Kitabın sonunda bu literatüre ilişkin bibliyografyayı da verdim.

turk.internet.com : Kitabın içeriği hakkında bilgi verir misiniz?

Av.Ali Osman Özdilek : Kitap giriş, 6 ana bölüm ve bibliyografyadan oluşuyor. Kitapta işlenen konuların başlıkları ise alan adı ihlalleri, elektronik bankacılıkta hırsızlık / dolandırıcılık, internet üzerinden yapılan hakaret, sövme ve haksız rekabet fiilleri, fikri ve sınai hak ihlalleri, internet dolandırıcılıkları-tipleri-korunma yöntemleri ve konuyla ilgili hukuki değerlendirmeler, adli bilişimin (computer forensic) temel ilkeleri, cep telefonu sistemlerinden delil toplama ve yazışma örnekleri.

Konuları genelde olay bazında ele aldım. Konuyla ilgili mahkeme kararlarına, bilirkişi raporlarına, makalelere, dava dilekçesi örneklerine yer verdim. Anlatımların bir kısmını resimlerle ve şekillerle destekledim. Ayrıca bence çok önemli bir konu olan adli bilişim (computer forensic) ile ilgili de temel düzeyde ve yine resimlerle anlatılmış bir bölüm ekledim. Bu bölümün adli bilişimin ana ilkelerinin anlaşılması bakımından uygulamaya ışık tutacağını düşünüyorum.

Ayrıca yine ana hatlarıyla, cep telefonu sistemlerinden delil toplamayı da kitaba ekledim.Aslında konunun genişletilerek kablosuz ağlardan delil toplama şeklinde işlenmesi çok daha faydalı olacaktır. Önümüzdeki günlerde bu konuyla da ilgili çalışmalar yapmayı düşünüyorum. Yazışma örnekleri kısmı da önemli bir kısım.

Çünkü uygulamada hem avukatlar,hem emniyet görevlileri hem de mahkemeler ne tür yazışmaların yapılacağı konusunda zorlanıyorlar. Bugüne kadar bilişim hukuku ile ilgili yapılan belli başlı yazışmaları da bu zorlanmayı gidermeye katkıda bulunmak amacıyla kitaba ekledim. Ayrıca bibliyografya kısmının da okuyuculara ve araştırmacılara çok faydalı olacağını düşünüyorum.

Son olarak, bilişim suçlarının ve bilişim alanında hak ihlallerinin engellenmesi için sizce neler yapılmalı?

Av.Ali Osman Özdilek : Olayların birçoğunda, özellikle dolandırıcılık eylemlerinde maalesef kullanıcıların hataları sonucu eylemlerin gerçekleştirildiğini görüyorum. Bu sebeple öncelikle insanlarımızın eğitilmesi gerekiyor. Her vaade kanılmaması, bilgisayarın sürekli güncel yamalarla, virüs tarama programlarıyla, firewall’lar ile korunması, korsan yazılım kullanılmaması gibi hususların insanlara sürekli hatırlatılması, bu konuda çeşitli platformlarda eğitim verilmesi gerekiyor.

Diğer önemli bir konu ise bilişim sistemlerindeki hak ihlallerinde delil toplama ve bu delilleri mahkemeler önüne getirme meselesi. Bugün bu konuda çok ciddi yasal ve teknik sıkıntılar var. Çok gelişmiş laboratuarlarımız maalesef yok. Yasalarımız elektronik delil toplanması ve bunların bozulmadan mahkemeler önüne getirilmesi konusunda çok yeterli değil.

Diğer önemli bir unsur ise yetişmiş insan meselesi. Son yıllarda özellikle emniyet içerisinde bilişim suçları konusunda büyük bir atak yapıldı. Bugün emniyet birimleri içerisinde bu işin teknik ve hukuki yönünü çok iyi bilen insanlar var. Ama bu kişilerin sayısının arttırılması lazım.

Aynı şekilde jandarma ve diğer askeri birimlerde bu konularda ciddi çalışmalar olduğu göze çarpıyor. Ama özel sektörde bu konuda uzmanlaşmış insanlar çok az. Örneğin şirket içi işlenen suçlarda suçları araştıracak, konunun hem teknik hem de yasal yönlerine vakıf insanlar bulmak çok zor. Aynı şekilde mahkemeler de olayları inceletecek bilirkişi bulmakta sıkıntı çekiyorlar.

Bütün bunlar ancak yetişmiş insan gücüyle aşılabilir. Bazı üniversitelerde konuyla ilgili bölümler açılmaya başlandı. Örneğin Kadir Has Üniversitesi bu eğitim yılından başlayarak Bilişim ve Telekomünikasyon Hukuku yüksek lisans programı açtı.Aynı şekilde Bilgi Üniversitesi’nde de konuyla ilgili birim kuruldu ve çok güzel çalışmalar yapılıyor. Bunların yaygınlaşması gerektiğini düşünüyorum.

İnternet bankacılığında dolandırıcılık/hırsızlık eylemlerinin önlenmesi bakımından bankalara da çok önemli görevler düşüyor. Bankalar müşterilerini internet bankacılığının riskleri konusunda sürekli bilgilendirmeliler.

Ayrıca sistemlerini uluslararası standartlara uygun olarak tutmalılar. Dünyada en son çıkan güvenlik önlemi neyse onu uygulamalılar. Örneğin kredi kartlarında şifre uygulamasına geçildi ama kullanılan cihazların yapısı yüzünden şimdi kredi kartı kullanmak daha tehlikeli hale geldi. Çünkü kullanılan cihazın etraında elin görünmesini engelleyen herhangi bir şey yok. Açıkta, herkesin görme tehlikesi altında şifrenizi giriyorsunuz. Oysa bu cihazın bir an önce kaldırılarak yerine elin hareketlerini örtebilen, en azından 3. şahısların görmelerini kısıtlayan cihazlar konulmalı.

Bankalar, internet bankacılığı ve daha geniş anlamda elektronik bankacılık hizmetleri için yatırımlarını arttırmalıdırlar. Uygulamada bankalarda bütün kusur müşterinindir anlayışı var.Oysa bankalar dönüp biraz da kendilerine bakmalılar acaba biryerde hata yapıyor olabilir miyiz diye.

Kitabın okuyuculara ve genel olarak bilişim camiasına ve hukuka olumlu katkılar yapması en büyük dileğimdir.


Sayın Cemil Çiçek’e açık mektup

Zülfü Livaneli (26.09.2006)

Adalet Bakanı Cemil Çiçek ciddi bir insan ve yılların siyasetçisi; ayrıca dost grupları içinde son derece zarif ve nüktedan bir kişiliğe sahip ama son zamanlarda söylediği sözleri kavramakta güçlük çektiğimi belirtmem gerekiyor.

Sayın Bakan diyor ki: “301. madde tartışılıyor ama kimse bunun diğer ülkelerde nasıl uygulandığını görmüyor.”

Ben de bu söz üzerine ona bir açık mektup yazma gereği duyuyorum:

Sayın Bakanım;

Kusura bakmayın ama bu derdi Türkiye’nin başına hükümetiniz açtı.

Çünkü çok iyi hatırlayacağınız gibi daha Orhan Pamuk davası görülmeden önce ben size geldim, Meclis Başkanlığı’na 301’le ilgili verdiğim değişiklik önergesini sundum.

Hukuk fakültelerimizle birlikte bir çalışma yürüterek, Avrupa Birliği hukuku ile mukayeseli bir önerge hazırladığımı anlattım ve şunları söyledim:

“Sayın Bakanım, bu maddede istediğimiz ufacık bir kelime değişikliğinin yapılması Türkiye’yi büyük bir dertten kurtaracaktır. Cumhuriyetin temel felsefesine uygun olarak ‘Türklük’ yerine ‘Türk ulusu’ denildiğinde birçok mahzur ortadan kalkacaktır. Lütfen bu soruna eğilin. Yoksa yakında duruşmalar başlayacak, Avrupa Birliği gözlemciler gönderecek, mahkeme salonlarının önünde itiş kakış olacak ve Türkiye bu görüntülerle yara alacak.”

Daha sonra da şunları ekledim:

“Türkiye iyice hırpalandıktan sonra AB baskısıyla nasıl olsa bu maddeyi değiştireceksiniz. Gelin bunu, kendimizi ezdirmeden ve kendi irademizle yapalım.”

Siz de bu önergeyi Yargıtay’a göndereceğinizi ve incelenmesini isteyeceğinizi söylediniz.

Aynı önergeyi CHP grup başkan vekillerine de ilettim. Destek istedim.

Sonra...

Sonrası malum:

Bu madde değiştirilmedi. Türkiye dünya basını önünde kendi kendisine çelme taktı. Bir avuç insanın yaptığı saldırılar, dünya televizyonlarında halkımıza maledildi.

Mahkemeler beraatle sonuçlandı, Başbakan yargılananları arayıp bir anlamda özür diledi.

Ve bu arada Deniz Baykal, “Bu iş Avrupa’da nasılmış bilinmiyor” dedi.

Demek ki CHP, Meclis’teki TCK tartışmalarıyla da ilgilenmemiş, Avrupa hukuku ile karşılaştırmalar yapmamış.

Koskoca ceza yasası, ana muhalefetin farkında olmadığı bir biçimde geçmiş Meclis’ten.

Ve şimdi siz Sayın Adalet Bakanı, “Bu iş Avrupa’da nasıl?” diyorsunuz.

İzninizle vermiş olduğum bilgileri tekrar tazeleyeyim Sayın Bakanım:

Alman Ceza Kanunu’nda mesele “Anayasal Organlara Hakaret” başlıklı 90/b maddesinde ele alınmış.

Bu suç, yasama organını, hükümeti veya Federal Anayasa Mahkemesi’ni veya federe devletler anayasa mahkemelerini veya bu organların bir üyesini, devletin saygınlığını bozacak bir tarzda tahkir etmek şeklinde anlaşılıyor.

Görüldüğü gibi bir “Alman ırkı” vurgusu yok.

* Fransız hukuku bakımından daha değişik bir durum söz konusu.

Bu suça Fransız Ceza Kanunu’nda değil de 27 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğüne Dair Kanun’da yer veriliyor.

Bu kanunun 30. maddesinde mahkemelerin ve ordunun tahkiri cezalandırılırken 31. maddede bakanlara, meclis üyelerine ve kamu görevlilerine, görevleriyle ilgili olarak yapılan hakaretler konu ediliyor.

* İtalyan hukukunda, yürürlükteki ceza kanununun 290. maddesi “Cumhuriyetin, anayasal kurumların ve silahlı kuvvetlerin tahkir ve tezyifi” başlığını taşıyor.

Karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığı zaman bu ülkelerin hiçbirinde Türk Ceza Kanunu’ndaki “Türklük” vurgusuna benzer bir kavrama rastlanmadığı görülüyor.

Devlet aleyhindeki suçları ele alan diğer maddelere ise Avrupa ülkelerinde çok istisnai durumlarda başvurulmaktadır.

Sayın Bakanım; siz de Türkiye’nin genel çıkarlarının korunmasını istiyorsunuz, ben de.

İyi kötü dünyayı bilen bir kişi olarak, bizim yöntemimizin ülkenin çıkarına daha uygun olduğunu söylememe izin verin.

Biliyorsunuz TBMM’de “Son söz milletvekilinindir” ilkesi vardır.

Umarım basın yoluyla bu hakkımı kullandığım için gönül koymazsınız; çünkü parti ve genel başkan sisteminin egemen olduğu parlamentomuzda ne yazık ki düşüncelerimizi anlatma fırsatı verilmiyor.

Saygılarımla.

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home